APM'den Haberler

article thumbnailAmerika Türk Dernekleri Kurulu, APM'de
24/08/2010

Amerika Türk Dernekleri Kurulu (Assembly of Turkish American Associations - ATAA) Başkanı Günay EVINCH (ÖVÜNÇ), 20 Ağustos Cuma günü derneğimize bir nezaket ziyaretinde bulunmuştur. Alt [ ... ]


article thumbnailAPM Başkanı İngiltere'de
02/06/2010

Alternatif Politikalar Merkezi Başkanı Dr. Mahmut KOÇAK, 2-5 Haziran 2010 tarihleri arasında, İngiltere’nin başkenti Londra’ya bir çalışma ziyareti gerçekleştirecektir. Bu ziyaret s [ ... ]


article thumbnailAPM Bölgesel Düşünce Platformu Hazırlık Toplantısı’na Katıldı
10/05/2010

T.C. Dışişleri Bakanlığı tarafından 06 Mayıs 2010’da, 26 Ocak 2010 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen “Asya’nın Kalbi’nde Dostluk ve İşbirliği için İstanbul Zirvesi” n [ ... ]


Diger Haberler

APM video

Dünyada ve Türkiye'de Eğitimde Yaşanan Değişimler PDF Yazdır e-Posta
Konferanslar
Pazar, 05 Temmuz 2009 17:06

DÜNYA’DA VE TÜRKİYE’DE EĞİTİMDE YAŞANAN DEĞİŞİMLER
PROF. DR. ZİYA SELÇUK

Bu konuları paylaşırken çeşitli ortamlarda bize yöneltilen bir soru var, ben bununla başlamak istiyorum. Deniliyor ki, Türk Milli Eğitim sistemi çok değiştiriliyor, niye değiştiriyorsunuz? 

Benim bu soruyu yönelten arkadaşlara karşı bir sorum var. Türk Eğitim Sistemi bu güne kadar hiç değiştirilmedi. Türk Eğitim sistemi Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri bir kere bile değiştirilmedi.

Bizim sistemden kastettiğimiz  şey yapısal olarak bir çok sistemi ve onun alt öğelerini oluşturan ve aralarında senkronik bir ilişki barındıran bir bütün. Bizim sistemden kastımız bu. Yoksa her hangi bir model bir sistem değildir. Sistem, bir ülkenin bütün ana değişkenlerini dikkate alan yapısal bir nitelik taşır. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri de hiç bu sistem değişmedi. İlk defa bunu değiştirmekle ilgili bir argüman oluşturuluyor. Uzun bir süre içinde de bunun gerçekleştirilmesi özelikle Cumhuriyetimizin yüzüncü yılında bir vizyon doğrultusunda mesafe alınması hedefleniyor. Peki sistemden kastımız nedir? Öncelikle bizim sistem değişmesinde öncelikle zihniyet değiştirilmesi konusu ele alınıyor. Çünkü zihniyet değişimi olmaksızın bir finansman boyutuyla yapılacak her türlü değişiklik sadece dar bir alanda kalacaktır. Niye zihniyet değişikliğini önemsiyoruz? Ben Türkiye’nin eğitim sorununu finansman sorunu olarak görmüyorum. Bizim öncelikli sorunumuz zihniyet sorunu. Niye zihniyet sorunu çünkü bizim zihniyet dünyamızın içinde bulunduğu alt yapı, bir şekilde 1900 lü yılların başındaki yapıyla çok fazla örtüşüyor. Aslında bunun birkaç yüz yıllık tarihi geçmişi var ama ben özelikle belirli karakteri o dönemde gösterdiği için o dönemi bilhassa vurguluyorum. Bizim zihniyet dünyamız Newton mantığına, dünya görüşüne, kainatı açıklarken kullanılan Newton felsefesine çok yatkın. Bu ne demek; dış dünyayı, kainatı algılarken yaptığımız yorumlar açısından biz dünyayı basit sebep sonuç ilişkilerine yöneltiyoruz ve eğitimi, problemi, dünyayı açıklarken daha çok dışsal göstergelerle hareket ediyoruz ve dikkat ederseniz bizim problemlerimiz çok eski ve kullandığımız yöntemler de eski. Çözümler üretme noktasında problemimiz var, zihniyet bakımından bir sıkıntımız var. Peki Newtonyal bir düşünce tarzı niye bir zihinsel sorun yaratsın? Newtonyal bir düşünce tarzı biliyorsunuz çok mekanik bir yapı üzerinde inşa edilir. İsterseniz gök bilimleriyle ilgili, isterseniz maddenin yapısıyla ilgili görüşlerinizi ifade ediniz, basit sebep sonuç ilişkileriyle her şey çözümlenebilir ve aynı şekilde kurulan varsayımdan yola çıkar. Bu mantıksal bir bütünlüğü de beraberinde getirir. O mantık bizi şuraya götürür. Her türlü hadisede doğru yanlış önceden belirlidir: Siyah-beyaz, var- yok, hep-hiç, kahrolsun- yaşasın gibi ikili bir mantık hakimdir.

Bugün gazetelerin başlıklarına bakınız, konu Kıbrıs konusu olsun, AB konusu olsun, ekonomi konusu olsun, spor konusu olsun ne olursa olsun merak etmeniz gereken konu şudur: hangi gazete Kıbrıs satıldı diyor, hangi gazete çok büyük başarı diyor, hangi gazete sporda çok iyiyiz hangi takım çok kötüyüz diyor, hangi gazete ekonomide büyük başarı var diyor, hangi gazete ekonomi çok kötü diyor.Yapmanız gereken şey sadece saflarınız belirlemek.Yani ne taraftan olduğunuzu ortaya koymak. Niye ikili bir model var kafamızda? Çünkü ikili model Newtonsal düşüncenin mantıksal sonuçlarından kaynaklanıyor. Bu ikili model bizim ders kitaplarımızda da var yani çocuklara neyin doğru neyin yanlış olduğu çok net bir şekilde gösteriyoruz. Şunlar doğrudur bunlar yanlıştır diyoruz. Oysa yaradılışta insanın beyninde çoklu sebepler çoklu sonuçlara, değişkenlere yatkınlık vardır yani tekil açıklamalar yoktur, çoğulcu bir yapı vardır. Bizim eğitim sistemimiz insan yetiştirme düzeyi bakımından Newton fiziği ile çok fazla örtüştü ve bunun Darvizimle, Markisizimle ilişkisi bakımından, bunun kapitalist süreçlerle ilişkisi bakımından analizi yapıldığında şöyle bir sonuç çıkıyor karşımıza: biz dünyayı ve hadiseleri yorumlarken ikili bir modelle yola çıkıyoruz ve zihnimiz merdaneli bir makine gibi çalışıyor yani böyle mi öyle mi? sağ mı sol mu? doğru mu yanlış mı? hep mi hiç mi?  gibi çalışıyor. Bunun siyasal sonuçlarını görüyoruz, bunun  toplumsal sonuçlarını görüyoruz ve kavram üretim gerçekleşmiyor Türkiye’de bu sebepten dolayı. Kavramlar üretilmediğinden yeni modeller de oluşmuyor. Modeller de oluşturulmadığından düz kavramlarla uğraşmak zorunda kalıyoruz. Düz kavramlar da kavram kirliliğine yol açıyor ve herkes konuşurken kullandığı kavramlar bakımından belirli bir zihni zemine doğru da kaymış oluyor. Yani bir milletin, bir memleketin kadim ve hizası olur ve o hizayı takip eder, bizde bu hizayı takip etmede ciddi sorunlarımız var. Ben bu milleti yeni bir medeniyet tasarrufu oluşturma sorumluluğu olan bir millet olarak görüyorum. Ve bunun kuluçka dönemini yaşadığımızı da şahsen düşünüyorum. Ama bunu yapabilmek için bir takım ön şartlar vardır. Bakın son elli yıla baktığımızda II. Dünya savaşından sonra  ortalama her on yılda bir Dünyada çok büyük eğitim dalgaları, reform dalgaları, eğitim hareketlilikleri olmuştur. Fakat her on yılda bir dünyadaki bu eğitim reform dalgalarıyla bizim on yıllarımızı karşılaştırdığımızda farklı bir şey görürsünüz yani o her on yılda bir Türkiye’de farklı şeyler olmuştur. Yani 60 da ne olmuş 71 de ne olmuş 80 de ne olmuş bunu espri olarak söylüyorum ama her on yılda bir dünyadaki eğitim reform hareketlerinin gerçekleşmesi Türkiye’de bir yansıma bulmamıştır, sadece 60 lı yılların sonuna doğru o gün için gerçekten çağdaş sayılabilecek ama sadece 5 sınıf için kotarılmış bir dar alanda müfredat çalışması vardır, yoksa ülkenin eğitiminin yapısal dönüşümü ile ilgili bir hareket yok ama yapılan çalıma iyi bir çalışma zaten ondan sonra da önemli bir şey  yapısal olarak yapılmamıştır. Yoksa aktüel olarak bir çok çalışma yapılmıştır. Şimdi buradan şuraya gelmek istiyorum.Bizim temel problemimiz bir defa zihni bir alt yapıyı oluşturmaktır. Nedir bu alt yapı? Dünyanın yaşadığı evrimsel dönemleri şöyle bir gözden geçirirsek bir defa belirsizlik teorisi diye bir şey çıkmıştır ortaya, kaos teorisi, ondan sonra quantum diye bir şey çıkmıştır,  fazi mantığı vs. Bir çok şey çıkmış. Bütün bunlar çıktığı dönemlerde sanatı etkilemiş, edebiyatı etkilemiş, elektrik süpürgelerinin yapısını etkilemiş, cep telefonlarını dönüşümlü etkilemiş, uzaya giden araçların yapısını etkilemiş. Ama Türkiye’ye baktığımızda bu dönüşümlerin  Newtonsal fizikilerin  ve onun getirdiği kartezyen mantıkla onu takip eden Quantom fiziğinin sanata, edebiyata veya dil öğretimine yada çocuk eğitimine yansımasına baktığımızda bizde o aşamanın gerçekleşmediği görülüyor. Bu gerçekleşmediğinde ne oluyor? Teknoloji üretemiyorsunuz, patent üretemiyorsunuz, bilgi üretemiyorsunuz. Son an yıla bakın. Türkiye’nin patenti yok. 6 tane ülkeyi ele aldım biraz sonra ondan bahsedeceğim. Bu ülkelerin hepsi de 1950 lı yıllarda bizim aşağı yukarı aynı seviyede olduğumuz ülkelerdi. İspanya, Güney Kore, Yunanistan gibi 6 tane ülke OECD endekslerine göre onlar bu günlerde, biz bu günlerdeyiz gibi bir kıyaslama yapmak istiyorum. Peki ne yapmak lazım? Yapılması gereken şey öncelikle basit uygulamalara geçmek yerine bir alt yapı oluşturmak yani bu işin felsefi temelini oluşturmak biz temelde nasıl bir felsefi yapıya sahibiz?  Peki bunun eğitim felsefesi bakımından karşılığı nedir? Burada zihnin işleyişi ve bilgi ile olan münasebet bakımından bir sıkıntı var. Biz bilgiyi ki bilgiyi 3 kademede alınıyor biliyorsunuz. Bunlardan en alt kademesi data kademesidir yani veri, bir üst kademesi bilgi en üstün kademesi ise bilgelik dediğimiz katmandır. Dünyada hiç bir bilgin yoktur ki bilgelik kademesinde keşfedilmesin. Hepsi bilgelik katmanında yapılmıştır. Ama bizim sistematiğimiz tamamen data sistematiğidir. Nerden çıkarıyorum? Cumhuriyet kurulduktan sonra 5. sınıftan orta okula devam eden çocukların oranı %10 lar civarındaydı. %90 ına yakını orta okula devam etmiyordu. Bu sebeple o günkü yetkililer diyorlar ki 5. sınıftan sonra biz elimizdeki herkesi elimizden kaçırıyoruz o halde ne varsa bu beş yıla sıkıştıralım ki bu çocuklar bir şekilde coğrafyadan, matematikten, Türkçe’den vs. haberdar olsunlar. Çok sıkıştırılmış bir içerik var. Rasyonel mi rasyonel, uygun mu uygun bence o dönemde. Ancak okullaşma oranının %100 e geldiği dönemde bile hala bu sıkışıklık yerine çok daha genişletilmiş ve derinlemesine bir bilgiselleştirmeyi hedef alan bir yapı yerine bu sıkışıklığın devam etmesi ciddi bir sorun teşkil ediyor neden? AB’deki sosyal bilgiler dersinin 4.sınıfında kaç tane kavram öğretiliyor diye baktım. Bir de Türkiye’deki sosyal bilgiler dersinde kaç tane kavram öğretildiğine baktım. Bizim 4. sınıfımızda 113 kavram var çocuklara aktarmaya çalıştığımız. AB ortalaması 20 civarında. Yani onlar 20 kavramı 1 yıl içinde derinlemesine veriyorlar, daha fazla kavram üretmelerini sağlıyorlar. Biz ne yapıyoruz çok daha fazla kavramı yüzeysel olarak çocukların üzerine boca ediyoruz. Neticede çocuk bir kavram üretme ve kendisinin zihninde bir kavram oluşmasına sahip olmadan kendisine transfer edilen kavramları tekrar ettiğinde başarılı sayılıyor. Ne zamana kadar, sınav sonuna kadar. Ve biz bunu eğitim yapıyormuş gibi yapıyoruz. O zaman biz 113 kavram verirken onlar niye 20 kavram veriyor diye düşünmüyoruz? Fen bilgisine bakın, matematiğe bakın bütün derslerde bu böyle. Bizim sıkıntımız belli, Cumhuriyetin başındaki sıkışıklıktan kaynaklanıyor. O gün makul ama bugün hiç makul değil. Peki bilgiyle olan münasebetimiz niçin aktarıcılığa dayanıyor? Bunun Osmanlı dönemindeki bilgiyle olan münasebetin dejenerasyonuyla elbette ilgisi var.

Biraz önce hocamla otururken örnek verdim. Bir müezzin camide ezan okuyor bir elinde mikrofon var diğer elini de kulağına götürmüş dönüyor okuyor, dönüyor okuyor,  dönüyor okuyor. Bitirdiğinde dedim ki affedersiniz neden dönüyorsunuz? Valla bilmiyorum benim hocam da böyle yapardı ben ondan öğrendim dedi. Mikrofonun olmadığı bir dönemde sesin yayılması için dönmenin fiziki ön şart olduğunu varsayabilirsin. Bu dinin kendisi değildir, bu ses yaymanın fiziki bir şartıdır. Mikrofon varken bu şarta uymak kalkmıştır. Siz bilgiyi data seviyesinde alırsanız malumat olarak dini bilgiyi alırsanız o zaman dini bilgiyi kişiselleştiremezsiniz. Onu sadece taklit edersiniz, kavram üretemezsiniz. Yeni açılımlar sağlayamazsınız. Bizim ticari hayatımızda da sosyal hayatımızda da neden okumamış olanlar daha fazla başarı sağlıyorlar diye espri yapılır çünkü yapılan esprilerin temelinde o kişilerin zihninin daha az formatlanmış olması yatar. Türk Eğitim Sisteminde başarılı olan çocuklar Türk Eğitim sisteminin onlar üzerinde başarısız olduğu çocuklardır. Yani bu çocuklar sisteme rağmen yırtmışlardır. Sistem onları halledememiştir, onun için başarılıdırlar. Ana sınıfı çocukları üzerinde 1996 yılında bir çalışma yaptık, yaratıcılık testi uyguladık. Bu çocuklara yaratıcılık testini ana sınıfından sonra 5. sınıfa geldiklerinde tekrar uyguladık ve olağanüstü puanları düştü. 5 yılın içinde ne oluyor da, biz onlara ne yapıyoruz da bu çocukların yaratıcılık seviyesi düşüyor? İşte bu Türkiye’nin temel meselesidir. Türkiye okuma-yazma metoduyla başlayarak çocukların zekası nasıl köreltilir projesini insanlara maaş ödeyerek yapan bir ülke. Bunun muhakkak bir şekilde dönüştürülmesi lazım.

Çok önemli bir süreçten geçiyoruz. Dünya tarihinde ilk defa çocuklar bazı konularda yetişkinlerden daha çok şey biliyorlar. Bu geçmişte hiç olmamış, insanlık tarihinde hiç olmamış bir şey. Şimdi bizim bu dönemde yani üçüncü bin yıla girdiğimiz dönemde bir ham maddeye dayalı bir ekonomi düşünün, seksenlere kadar dünya tarihinde devam eden, seksenlerden sonra özellikle 2000’e kadar devam eden yatırım temelli bir ekonomi düşünün, yatırım temelli ekonomiden sonra da bilgi temelli bir ekonomi düşünün. Bu ekonominin evrimsel gidişatıyla eğitimin evrimsel gidişatı arasında bir örtüşme olmalı. Hiç bir ülke ekonomisi ile demokrasisini eğitim ile ilişkilendirmeden mesafe alamamıştır. Bizim ekonomimiz muhakkak bir suretle eğitimle bağlantılandırılmalıdır. Hiç bir bağlantısı yok. Bugün meslek liselerinin motor bölümünde 1946 model motor anlatılıyor. Çocuk, hocam bundan dışarıda yok ki diyor. Olsun diyor öğretmen sen bunu çalış, sınavda yap geçersen başarılısındır. Yani bunun sanayide karşılığı olsun olmasın hiç önemli değil. Yapılan şey bu ve işin enteresan tarafı on yıllardır bunu görüyoruz ve buna müsaade ediyoruz. Bugün bizim okullarda okutulan bilgisayar derslerinin müfredatı en son 1996 da değişmiş. 96 dan beri bilgisayar dünyasında çok fazla değişiklik oluyor ama bizim bilgisayar dünyamız hiç değişmemiş, niye değişmemiş dediğimizde daha yeni değişmiş deniliyor. Sık sık değişiklik yapmamak lazım deniliyor. Hayır altı ayda bir yapın bazı derslerde, bazı dersler çok daha farklı yapın. Şimdi değerli arkadaşlar, bir defa Türkiye, özellikle UNDP endekslerine baktığımızda son derece olumsuz bir tablo ile karşı karşıyadır.

 Bir kaç tane ülkeden örnek vereyim sizlere. OECD ülkelerinden başlayalım.OECD ülkelerinden 41 tane ülke sürekli olarak uluslar arası araştırma yapıyor. Bunların hepsi matematik, fen, okuduğunu anlama gibi becerileri ölçüyor. Biz 34 ila 38. sıradayız 41 ülke arasında. Neden bizim çocuklarımız başarısız oluyor da Finlandiyalı çocuklar birinci oluyor. Örneğin neden baş aşağı fareler diye bir metinde çocuklarınıza fareler içeri girdiğinde eşyalar baş aşağı yapıştırılmış sorusuna Türk çocukları cevap vermemiş de Danimarkalı çocuklar cevap vermiş, niye bizim çocuklarımız belli soruları iyi yapıyor belli soruları yapamıyor. Bizim çocuklarımız basit bilgi sorularını iyi yapıyorlar yani hatırlamaya dayalı soruları iyi yapıyorlar ama bizim üst düzey analiz sentezleme dediğimiz soruları bizim çocuklarımız yapamıyorlar. Niye yapamıyorlar diye baktığımızda müfredat bize bas bas bağırıyor. Diyor ki bu müfredatla bu iş olmaz. Şimdi UNDP endekslerine baktığımızda Finlandiya, İspanya, İtalya, Yunanistan, Singapur, Güney Kore. Bu ülkeler en son 1.5 ay önce açıklandı UNDP endeksleri. Bu ülkelerle II. Dünya Savaşından sonra biz aşağı yukarı aynı seviyede sayılırdık. 2003 de 175 ülke arasında Finlandiya 14. biz 96. yız. İrlanda 12. sırada, İspanya 19, Güney Kore 30, Yunanistan 24. sırada. İnsani gelişme sırası. Teknoloji bakımından UNDP endeksinde 175 ülke arasında Finlandiya 1., İrlanda 13. , İspanya 19.,Yunanistan 26. Singapur 10. , Güney Kore 5. Türkiye 120. Eğitim harcamaları bakımından Finlandiya %7.5 harcıyor eğitime biz %0.6 harcıyoruz. İrlanda %7.5 harcıyor, İspanya %5 harcıyor. AR-GE harcamaları Finlandiya %3.4 harcıyor İrlanda %1.2, Singapur %1.9, Güney Kore %2.7, biz yine %0.6 harcıyoruz. AR-GE ile ilgili bilim adamı sayımız Finlandiya’da her bir milyon kişide 5059 kişi ARGE ile ilgili çalışıyor, İrlanda’da 2184, Singapur’da 4140, Güney Kore’de 2319, Türkiye’de 360 kişi çalışıyor. Her bir milyonda patent sahibi kişi Finlandiya’da 187 kişi, İrlanda’da 106 kişi, İspanya’da 42, Güney Kore’de 779, Türkiye’de 0. Şimdi bakınız bu istatistikler ortadayken niye eğitim sistemiyle oynuyor, niye değiştiriyorsunuz? Böyle bir soru tamamen psikotik bir sorudur. Hakikatten doğal, normal bir soru değildir. Bu Türkiye’nin çok ciddi bir uyarı ikazıdır. Eğer siz 175 ülke arasında patent, AR-GE, eğitim harcamaları bakımından biz harcıyoruz 700 Dolar civarında, AB ortalaması 7100 Dolar ortalamasında. Şimdi bütün bunları gördükten sonra Türkiye’de eğitim niye sistem olarak değişsin ki sorusunun sorulması çok abes kaçar.

Ben eğitim sistemini bir bayrak direğine benzetiyorum. Bayrak direğinin alt kısmı rüzgarda az sallanır, üst kısmı çok sallanır. Biz ilk ve orta öğretimi bayrak direğinin alt kısmı olarak görüyoruz, rüzgarda az sallanan milli duruşun güçlü olması gereken yer olarak görüyoruz. Üst kısım Üniversitedir ve çok sallanmalıdır çünkü üniversaldır ve evrensel ilkelerle çalışır. Ulusal üniversite olmaz. Nerde ulusalsınız? İlk öğretimde, milli bir duruşum var. Çünkü orada milli bir duruşla ulusaldan evrensele gitmezsen medeniyet tasarrufu oluşturman ortadan kalkar. O zaman ben ne ulusalcıyım ne küreselciyim. Sizin hazır şablonlarınız beni çok ilgilendirmiyor çünkü insanın bu kadar şablonlarla yaşamasıyla daraltılmasını ve zihninin köreltilmesini insan haklarına aykırı buluyorum. Bir arkadaşım var, bilgisayar mühendisi bunlar sekiz yıldır evliler, eşi manken ne zaman çocuk sahibi olcağız diye tartışıyorlar aralarında, büyükler de işe karışıyor. Çocuk sahibi olurlarsa en büyük dez avantajları ne olur? Diye soruyorum, bana hemen söylenen şey işte mankenin vücudu bozulur. Ben diyorum ki bilgisayar mühendisi olan arkadaşım bayan, eşi manken. Şimdi eğer zihninizde şöyle bir şey oluşuyorsa ben bilgisayar mühendisi arkadaşımla eşi manken dediğimde siz mankenle bayanı eşlendirip, bilgisayar mühendisi ile erkeği eşlendiriyorsanız, kafanız doğrudan doğruya şablonlarla çalışıyordur. Yani otomatikleşmiş. Siz düşünmüyorsunuz, size verilmiş yapı temel işlevlik kazanıyor. Buradaki şablon gibi yüzlerce şablonu hemen oturup çoğaltmak mümkün. Kafanızda ne kadar şablon var hemen çok basit bir şekilde görebilirsiniz. Sosyal Psikoloji derslerinde tahtaya bir yazı yazıyorum. Altına bu çocuklar bir Hadis-i Şeriftir, Hz. Muhammet yazıyor diyorum. Daha sonra onun altına bir cümle yazıyorum onun altına Karl Marks’ın bir sözüdür diyorum. Sonra tartıştırıyorum çocukları. Propaganda teknikleri açısından sosyal psikoloji konusudur ve tartışın bakalım diyorum. Sonra dindar çocuklar diyorlar ki Hadi-i Şerif şundan dolayı çok önemlidir Peygamberimiz doğru söylemiş, sonra Marksçı çocuklarımıza sıra geliyor onlar diyorlar ki Mark dünyayı çok önceden görmüş çok aydınlık bir adam şudur budur ve ders bitiyor. Ben çıkarken ‘’çok özür dilerim aslında yukarıdaki Maks’ın sözü alttaki Hadis-i Şeriftir’’ diyorum. Çocuklar bir saat boyunca Marks’ın sözünün niye doğru olabileceğini, dindar çocuklar Hadis-i Şerifi savundukça savunuyorlar sanki ödül alacaklar. Zihnimizin şablonlarla çalıştığına ilişkin buna benzer çok sayıda örnek veriyorum. İ

şte bu bizi getirdiği nokta bakımından ülke olarak, millet olarak hakikaten çok korkutucu bir durum. Niye korkutucu çünkü çocuklarınızın alttan zihnini körleterek eğitiyorsunuz ve onların bir şekilde bu ülke için birikime dayalı bir katkı sağlaması ihtimalini ortadan kaldırmış oluyorsunuz. Sonra da diyorsunuz ki niye bu ülkede icat çıkmıyor. Niye ‘’bu ülkede icat çıkarma’’ diye bir deyim var, niye bu ülkede ‘’felsefe yapma’’ diye bir deyim var. Bütün bunlar bize şunu gösteriyor Türk eğitim sistemi Cumhuriyetin başında Cumhuriyet yeni kurulduğu için ideolojik dozajı yüksek bir muhteva ile gelmiş, niye ülkeyi bölüyorsunuz ilk önce toparlanırsınız sonra dağıtırsınız. Eğer bir ülkeyi koymazsanız, bir ideali koymazsanız ortaya, insanları toparlayamazsınız. Bu bir ülkenin kurulmasında yapılan doğal bir şeydir. Ama bunu atlattıktan sonra biraz dağıtmanız gerekiyor. Yoksa insanlar ideolojik bir fraksiyon karakterini çok güçlendirirler ve kendilerini bir şeyler gizlemek zorunda hissederler kendilerini. İnanmadıkları şeyleri yapmak zorunda hissederler kendilerini. Biz bu süreci bu şekilde yaşattığımız için bizden beklenen şey şudur. Biz bir defa çocukların zihnini yaradılıştaki özgürlüğünün esnekliğine bırakmak istiyoruz. Bunun için de on binlerce uyaran var ders kitaplarında. Çocuğa şu doğru şu yanlış diye kesin olarak söylüyor. Mesela hayat bilgisi kitabı diyor ki ‘’soğuk su içerseniz hasta olursunuz’’. Şimdi diyor ki,  ben soğuk su içtim hasta olmadım. Bu bir ihtimaldir, hasta olabilir olmaya da bilir. Diyor ki, ‘’çocuklara karşıdan karşıya geçerken yayalara kırmızı yanıyorsa durun, Yeşil yanıyorsa geçin’’ diyor. Bu son derece yanlış bir bilgi. Çocuklar eğer kitapta yazana bakarak karşıya geçse her gün binlerce çocuk ölür. Böyle şey söyleyemezsiniz çocuklara. Çocuklara ihtimallerden söz edersiniz, olasılıklardan söz edersiniz. Bütün bu on binlerce uyaran dediğim şey üst üste geliyor geliyor geliyor ve karşımıza şartlandırılmış zihinler çıkıyor. Sadece çocuğun yapması gereken şey safını belli etmek, nedir bu? Mesela bizim aile ne taraftan gidiyor bu taraftan  ben de o taraftan gideyim. Eğer aileden farklı bir fikri varsa bu problem çocuktur. Atadan, babadan gördüğüne uymayan birisidir. Sosyalizasyon sürecini yanlış yaşamış biridir, ondan farklı düşünebilir. O da imalat hatasıdır denilip geçilir. İşte bu süreçle Türkiye’nin bir yere varması mümkün değildir. Biz burada bir takım dersleri değiştirdik. Bazı derslerden öncelikle başladık. Örneğin Türkçe gibi. Çünkü Türkçe bu işin bir şekilde merkezinde olan bir derstir. Dünyadaki dil eğitimindeki değişim 80 den sonra oldu. Niye MR cihazı çıktı? Ne oldu MR cihazı çıkınca? Beynin çok boyutlu görüntülenme sistemleri çıktı yani ben bu kalemle ne yapamazsınız diye sorduğumda bunu cevaplayabilmeniz için beyninizin sağ yarım küresinin arka kısmına kanın hücum etmesi gerekiyor. Bu kalemle ne yapabilirsiniz dersem sol tarafına kanın hücum etmesi gerekir. Yani sorduğum soruyla beynin bir bağlantısı var. Bu kadar değişimin olduğu bir dönemde bizim Türkçe programı en son 81 de ihtilalin olduğu süreçte düzenlenmiştir. O da daha çok gramer ağırlıklıdır. Çocuklar gramer baskısı ile o kadar yoğrulmuşlar ki müfredatın %50’si gramer. Onun için de okuduklarını anlamıyorlar. Okuma parçasının analiz süreci yok Türkiye’de. Sadece oku geç, üç soru sor ve oldu bitti. İşte bununla birlikte okuma yazma metodu Türkiye için çok büyük bir riskti. Ama bizim müfettişlerimiz bildikleri bir şeyden feragat etmeyi çok tehlikeli gördükleri için buna çok karşı çıktılar. Niye karşı çıktıklarının da nedenini çok iyi bildiklerini zannetmiyorum. 3260 tane müfettişimiz var, tamamını yaklaşık bir ay boyunca kursa aldık ama çok da başarılı olamadık. Bizim bu işleri yaparken yani okuma yazma metodunu değiştirirken düşündüğümüz şey şu: Türkiye küresel olarak rekabet etmek zorunda ama Türkiye bir şekilde kadim hizasını dikkate alarak bir medeniyet tasarrufu oluşturacak bir ulusal temele de sahip olmalı. Bu bir parti meselesi, hükümet, bakan meselesi filan da değil. Bu bir ülke ödevidir. Dolayısıyla bizim yapmamız gereken şey, kısa vadeli aktüel politikalardan  ziyade uzun vadeli çıkarsamalara yönlenmektir. İnsanlar tabi ki değişim içinde olacaklardır. Bize gelen tepkilere bakıyorum. Biz ilk defa sivil toplumu kattık işin içine, ilk defa çocuklara sorduk ne probleminiz var diye, ilk defa 14 tane üniversiteyi davet ettik, hadi bize eğitimi geliştirin dedik. Daha önce yapılan şey üç tane öğretmen bulunur, hükümet sağcıysa öğretmenler sağcıdır, hükümet solcuysa bu akademisyenler solcudur ve müfredat yapılır. Başka bir süreç yoktur. Başka derslerle bağlantısı ne, dünyada ne oluyor, niye başka ülkelerde farklı gibi bu tür bir veri tabanında çalışma yerine düz çalışmalardan ibaret olunur. Ben bu insanları suçlamak için söylemiyorum. Sadece kendi öz geçmişinizi aktarmak için söylüyorum. Tabi sağcı solcu derken ben şuna karşı değilim: Siyaset ciddi manada bir kaldıraçtır. Bu ülke için gerekli olan bir şeydir. Siyasetçiler olmadan Türkiye’nin bir dönüşüm yaşaması mümkün değildir. Elbette herkesin farklı bir görüşü olacak. Karıncaya sormuşlar vahşi hayvanlarla vahşi olmayan hayvanlar nelerdir? Karınca demiş ki aslan, kaplan, ayı bunlar çok sakin arkadaşlardır ama o piliç, kaz, ördek yok mu dünyanın en vahşi hayvanları onlarıdır demiş. Sizin nerden baktığınıza bağlı. Elbette farklı bir dünya görüşünüz olacaktır. Bu zaten zihnin esnekliğinin bir gereğidir ancak çok kısa olarak derslerde hangi çalışmalar yaptık kısaca ondan söz etmek istiyorum. Okuma-yazma metodu son derece zihin köreltici bir metottur. Bütün çocukların tümden parçayı öğrenmelerini var sayan bir cümle metodu var. 120 kelime var cümle metodunda, 120 kelime ile çocuğu bir sene uğraştırıyorsunuz. Dön dolaş 120 kelime. Yani o yaştaki çocuğun zihnine hakaret etmektir bu. Diyarbakır’da çocukların defterlerini okullardan, sınıflardan toplattık, kelimeleri tek tek saydık. Diyarbakır ortalamamız 2100 yani bir defterde 1. sınıf öğrencisi 2100 farklı kelime kullanmış. Bahçelievler’deki okulun bir sınıfında 1 yıl içersinde 236 kelime kullanmışlar. Şimdi bu şu demektir. Bu çocukları 120 kelimeye hapsediyorsunuz. İkincisi bütünden parçayı öğrenmeyen yani parçadan bütünü öğrenen çocuklarımız var, bunlar çocukların 1/3 ünü oluşturuyor. Çocukların 2/3 ünü görseller yani bütünden parçayı öğrenenler 1/3 ünü de karma öğrenciler oluşturuyor. Bu çocuklar sınıflarda çok rahat tanınan çocuklardır. Sınavda dudağı kıpırdayarak düşünen çocuklar işitsel çocuklardır, tavana bakarak düşünen çocuklar ise görsel çocuklardır. Hemen tanırsınız onları ve onların öğrenme metodu farklıdır. Buna rağmen bütün çocukları bütünden parçaya doğru öğrendiklerini varsayan bir metot cümle metodudur. 34 senedir dünyanın hiçbir ülkesinde kalmamıştır. Sadece işitsel engelli çocuklar için Fransa’da kullanılır ama Türkiye’de halen devam ediyor Dünyadan kalktığı halde. Bizde kalkmadı çünkü biz vefakarız. Bu benim asker arkadaşım değil bu bir metot. İşe yaramazsa değiştiririm olur biter. Değerli arkadaşlar, bizim bu tür durumlarda eski sorunlara eski çözümler üretmememiz lazım. Yeni modeller üretmemiz lazım. Vietnam’da savaşmış askerler yaklaşık 20 küsur sene sonra Vietnam’a geri dönüyorlar, oradaki Vietnamlı gazilerle oturup sohbet ediyorlar. Amerikalı komutanlardan birisi diyor ki ‘’ya komutanım bir şeyi merak ediyorum biz sizin bütün köprülerinizi bombaladık, siz bütün sevkıyatlarınızı nasıl devam ettirdiniz köprüleriniz olmadığı halde’’. Vietnamlı komutan diyor ki ‘’biz köprülerimizi yeniden yaptık’’. Amerikalı komutan ‘’hayır biz her gün keşif uçuşu yaptık ve kontrol ettik köprüler yapılmış mı yapılmamış mı diye hiç birini yapmadınız’’. Vietnamlı komutan ‘’biz o köprüleri suyun 30 cm altına yaptık’’ diyor.

Biz yeni çözümler üretmek zorundayız. İki üç haftadır uğraştığımız bir şey var. Dört milyar dolar kredi almak istiyoruz iç kaynaklardan, dış kaynaklardan. Bunu aldığımızda bir yıllık tüm derslik açığımız bitiyor. Devlet zaten bize her sene derslik yaptırın diye para veriyor. Her sene verdiği parayı on sene boyunca götürüp bankaya taksitle yatıracağım. Benim bir kaybım yok sadece %9 luk bir faiz ödeyeceğim. O da Türkiye için hiçbir sorun değil. Biz farklı modeller üretmek zorundayız. Bunun için alt yapılar, ekonomi ile ilgili veriler vs. uygun olmalıdır. Bu gün Türkçe ile ilgili yaptığımız şey, okul öncesindeki okullaşmayı arttırmak için değil. Biz Türkçe’yi değiştirirken tamamen dünyadaki standardı ele alıyoruz. Bizim avantajımız çok daha fazla Türkçe’nin yapısı bakımından. Çocuklarımızın birkaç yıl içinde uluslar arası sınavlardaki başarısı çok daha artacak. Niye çünkü artık %50 gramerle meşgul etmiyoruz çocuğu. Gramerin tamamını attık. %50 lik bir zaman kaldı çocuğa şimdi. Ne yapacak bu çocuk bu %50 lik zamanda? Bu çocuk sürekli kitap okuyacak, analiz yapacak, yorum yapacak, sürekli olarak uygulama yapacak. Müfredat etkinlik tabanlı olduğu için öğretmenin daha önce %86 civarında sınıfta hakimiyeti söz konusuydu. Etkinlik tabanlı olduğu için öğretmen hakimiyetini %40 lara çektik. Öğrencileri daha aktif hale getirelim dedik. Eğer sınıflarınız kalabalıksa bu bir sorundur, aynı zamanda bir şanstır. Niye şanstır? Öğretmeniniz iyi yetişmemişse, sınıflar da kalabalıksa sınıfların kalabalık olması iyi bir şeydir çünkü iyi yetişmemiş öğretmenin girdiği sınıflarda öğretmenin çocuğun hayatındaki zararı azalır. Bakınız Türkiye’de bu iş kara mizaha dönüşmüştür. Yani yapılan işlere baktığımızda Hizmet İçi Eğitim Dairemiz var, on altı trilyon bütçesi var, bütçesinin %94.2’si yolluk, yevmiye ve bina giderlerine harcıyor. Geri kalanı hizmet içi eğitime gidiyor yani böyle bir model olabilir mi? Yani uzaktan öğretim diye bir şey var. Dediler ki bizim öğretmenimiz uzaktan öğretimi anlamaz. Bakınız bilgisayar becerileri ile ilgili uzaktan eğitim projesi başlattık. 286 bin öğretmen fiili olarak hücum etti. Hizmet İçi Eğitim Dairesinin resmi yazısında beklenen sayı en fazla üç bin olabilir. Burada bir çok şeyi derhal yapmak mümkün. Internet alt yapısına çok önem veriyoruz. Bu göreve başlamadan önce yapılmasını istediğim altı şeyden birisi Internet alt yapısının olmasıydı. Eğitimde dönüşümü sağlamak amacıyla. 2005’in sonunda mezralar dahil bu işi hallediyoruz. Başta Sosyal Bilimler dersini değiştirdik. En fazla eleştiriyi de buradan aldık. Bize Atatürk’ü kaldırdınız, milliyetçiliği kaldırdınız, Türkçülüğü kaldırdınız dediler. Bakınız kitaplar çıktı. Ders kitapları yayınlandı. Açıp Milli Eğitim Bakanlığı’nın kitaplarına bakın. Ne kalkmış, yoksa daraltma metabolizması mı değişmiş. Yaptığımız şey şu değerli arkadaşlar: 4. sınıfın ilk konusu Orta Asya’da Türkler ve İslamiyet’ti eski kitaplarda.

Benim çocuğum 4. sınıfa geçti. Bu çocuk hala yarın arkadaşlara gittik diyor, oğlum yarın değil dün diyorum, saat 5 e 5 geçiyor diyor yani zaman kavramı oturmamış çocuğun. Aslında ortalama bir çocuk yani salak filan değil. Şimdi siz buna diyorsunuz ki hadi 1000 sene geri. Bu çocuk geçen haftayı, dünü daha bilmiyor, bin sene geri git diyorsunuz. Ne oluyor bunu ezberle diyorsunuz. Bunu anlama, tarihin nasıl misal olacağını yorumlama, sen bunu ezberle nasıl olsa sınav sonunda unutacaksın. Bizim yapmak istediğimiz şey şu: çocuğun tarih kavramını ayakkabılarının tarihinden yola çıkarak, eşyaların tarihinden çıkarak krolonojik kavramı oturtup sonra bir bilinçlendirme, kişiselleştirme dönemi yaşasın istiyorum. Tarih bu yaştaki çocuklara akademik bilgi olarak verilmez. Öykü olarak, hikaye, oyun olarak verilir. Bugün bir çok konuda yapılan işler aslında uluslar arası ölçütlerle karşılaştırıldığında çok basit ve sıradan geliyor hepimize. Biz şuna inanıyoruz ki bu ülkenin çocuklarına fırsat verilse ki mesela geçen hafta Brüksel’de bir çocukla karşılaştım. Yozgat’ın bir köyünden çıkmış, bir sürü tanıdık, akraba bulmuş, orda yüksek lisansa başlamış, sabahları Belçika’da bazı derslerini alıyor, öğleden sonra Almanya’ya gidiyor bazı derslerini alıyor, h.sonu Hollanda’ya gidiyor kız arkadaşıyla iki tane kursa katılıyor. Şimdi bu çocuk her şeyi yapar. Ama üç hafta önce Ardahan’da bir kız çocuğu gördüm altıncı sınıfta, hayatında ilk defa servis arabasına binmiş, ilk defa köyden dışarı çıkmış, servis aracının camından gördüklerini bir galaksideki astronotun yaşadığı heyecanla anlatıyor. Bu çocuk ben sizin dizlerinize yapışmışım bana bir fırsat verin diyor. Şuandaki en büyük hayali, üzeri pon ponlu bir kurşun kalemdir. Biz bu çocuklara fırsat vermek zorundayız. Bunun yolu da Türkiye’nin enerjisini küresel ölçekte laik, anti laik eksende oturtup faktörlerini de kaldıracın uçlarına yerleştirip hadi bakalım Türkiye’nin enerjisini harcayın diyerek yapamayız. Türkiye’nin kendi enerjisi bir şekilde küresel rekabetin dinamiklerini geliştirmeye yöneltilmelidir. Artık ham madde ekonomisi yok, artık büyüme sıkıntısı, yatırım ekonomisi yok. Bunu yapmak için de sizin insan kapitalinizin yerinin ne olduğunu bilmek gerekir. Eğitiminiz çağdaş mı? Bunlar eşit olabilir. Sizin çabanız yoksa hiç bir işe yaramıyor. İstediğiniz kadar eğitimi modernleştirin. Girişimciliği getirdik, eğitimin omurgasına yerleştirdik. Bir çok örnek olay verdik. Teknolojik tasarım dersinde sürekli girişimcilik, bir şeyler üretme modelini uyguladık. 64 tane türküyü müfredatın omurgasına yerleştirdik. Mezun olan herkes bu türküleri ortak bilecek. Amerika’ya da gitse ortak bilecek, Türkiye’de kalsa bile ortak bilecek. Bütün bunlar bizim kendi ulusal duruşumuzun bir gerekliliğidir ama bu iş ulusal içerikli olmuyor. Bir millete yapılabilecek en büyük kötülük o milleti kendi kültüründen mahrum etmektir. Biz kırk satır mı kırk katır mı diyoruz. Bakın bu ülke kendi kültüründen mahrum olmasın ama kendi kültürüne mahkum da olmasın. Siz Orta Asya’dan çıkın Bizans ile karşılaşmayın, Araplarla etkileşmeyin, İran ile yüzleşmeyin ondan sonra diyin ki biz Osmanlı İmparatorluğundan gelmekteyiz. Böyle şey olur mu? O halde biz içe kapanamayız. Biz muhakkak bir suretle etkileşmek zorundayız. Değerli arkadaşlar, bu zemin üzerinde yaptığımız her şey; ders kitaplarını yeniledik, uluslar arası yayıncılar birliğinin standartlarına göre yaptık. Müfredatların tamamını değiştiriyoruz, tamamı bu söylediğim vizyon ve felsefe içinde oluyor. Bunu ötesinde web potalımız yayına giriyor. Yüz binlerce dokümana Türkiye’nin her yerinden ulaşabilirsiniz. Hizmet içi  eğitimde uzaktan öğretim modellerini yaygınlaştırıyoruz. Öğretmen yetiştirmenin Eğitim Fakültelerinden itibaren ele alınabilmesi için YÖK ile yakın çalışmalarımız var, yaklaşık 4,5 aydır devam ediyor. Orada bayağı mesafe aldık. Okulların mimari yapısı ile ilgili Selçuklu Mimarisinden yola çıkan bir mimari tarz oluşturduk. Yeni okulların tamamı Gazi Eğitim Binası gibi şahsiyeti olan bir bina olacak. Tüm özürlü çocukların ihtiyaçlarını ele aldık, tüm okullarında asansör var.


Bizim yaptıklarımız, yapacaklarımızın genel çerçevesi bunlar. Hepinize teşekkür ediyorum.

 

 

 

Mini Anket

Yeni Anayasa taslağı demokratikleşme sürecine katkı sağlar mı ?

1%
50.3%
48.6%
Yükleniyor

APM E-Bülten

Dış politika analizleri, gündemdeki konular hakkında APM uzmanlarının hazırladığı çalışmalara ilk ulaşan siz olmak ister misiniz?

İsminiz:

E-Posta:

Bizi Takip Edin

facebook twitter


© Alternatif Politikalar Merkezi. Tüm Hakları Saklıdır.