APM ?

APM'den Haberler

article thumbnailYUİK Apm'yi Ziyaret Etti
18/01/2012

  Alternatif Politikalar Merkezi, sadece geleceğin sahipleri olarak değil bugünün paydaşları olarak gördüğümüz gençlere, kendilerini  geliştirebilecek ve ifade edebilecek platformlar s [ ... ]


article thumbnailABD'li Heyetin Türkiye Ziyareti
29/11/2011

02 Nisan - 07 Mayıs 2010 tarihleri arasında, ABD Büyükelçiliğinin vermiş olduğu destek ile , Freedom House ve NDI tarafından gerçekleştirilen , kurum uzmanlarımızdan Sn. Salim EZER'in kat [ ... ]


article thumbnailAPM İrlanda'da.
10/10/2011

2011 yılında Avrupa Gönüllü Hizmeti programı dahilinde gönderen ve ev sahibi kuruluş olarak akredite olan Alternatif Politikalar Merkezi, 2012 yılında gönüllülük çalışmalarına hız v [ ... ]


Diger Haberler

Yorum Farkı - Son Yazılar



APM video

Yorum Farkı
Milletvekili Aday Adaylığı ve Etik PDF Yazdır e-Posta
Yorum Farkı
Pazartesi, 21 Mart 2011 14:06
Milletvekillerinin seçileceği genel seçimlere sayılı aylar kala, aday adaylığı müracaat sürecinin takvimine denk gelinmiş olması ulusal ve yerel basındaki bürokrat istifa haberleri ile gündemi ısındırmaya başladı.
Devamını oku...
 
Fas Üzerine Bir İnceleme PDF Yazdır e-Posta
Yorum Farkı
Cuma, 11 Mart 2011 10:45
fas

FAS’TA YOKSULLUK

Fas son 10 yılda yoksulluğu azaltmada oldukça önemli bir yol almış; %16’lık yoksulluk oranını son 10 yılda %9’a indirmiştir. 32 milyonluk bir ülke için önemli olan bu ilerleme Fas’ı incelemeye değer bir ülke yapmıştır.

Ülkede, yoksulluğun azalmasının altında yatan birçok unsurdan bahsedilebilir. Bunların başında son 30 yıl içerisindeki doğurganlık oranının %5,5’ten,  %2,3’e düşmesi geliyor. Bu da, hane halkı ve kamu harcamalarında rahatlamayı sağlamış ve altyapıya yatırımı artırmıştır. Ayrıca enflasyonu kontrol altında tutmak ve ekonomik istikrarı muhafaza etmek Fas’a 1990’lardan beri elde edemediği ekonomik büyümeyi getirmiştir. İçme suyu arzının artırılması, elektrik ağlarının ve yol ağlarının genişletilmesi gibi, tüm refahı artıracak temel altyapılara yatırım yapılmıştır. Bu altyapıya ilişkin kamu yatırımları, geniş kapsamlı mali reformlara dayanan istikrarlı vergi gelirleri ve akılcı kullanılmış özelleştirme gelirleri ile mümkün olmuştur.

Son yıllarda genişleyen banka kredileri ve mikro kredilerle, bireyler ve firmalar üzerindeki likidite sınırlamaların kaldırılması amaçlamış; bu durum, küçük ve uzak köylerdeki kırsal yoksulluğun azalmasını sağlamıştır. Göçmen olarak Fas’tan ayrılanların, ülkelerindeki bölgelerine katkıda bulunmak amacıyla destek verdikleri sosyoekonomik projeler de, para transferleri ile yoksulluğun azaltılmasında önemli rol oynamıştır. Sivil toplum örgütlerinin yerel kalkınmaya aktif olarak katılması da ülke yoksulluğun azalmasında önemli unsurlardan biri olmuştur.

Bütün bu gelişmeler Fas’ta yoksulluğu azalmıştır. Fakat Fas, hala birçok sorunla karşı karşıya gelmektedir. Eşitsizlik, ekonomik büyümedeki değişkenlik ve okuma-yazma oranındaki düşüklük ülkede varlığını hala sürdürmektedir. Devletin merkeziyetçi politikaları sivil toplumun etkinliğinin sınırlı kalmasına neden olmaktadır. Fas’ın yapması gereken, yakaladığı olumlu gelişmeyi sürdürmek ve hala karşı karşıya olduğu bu sorunların da üstesinden gelmektir. Bunu için ise Fas, beşeri sermayesini okuma-yazma oranını yükseltmeye yöneltmeli; kademeli vergiler ve daha iyi yönetilmiş kamu harcamalarıyla eşitsizlikleri azaltmak için girişimlerde bulunmalıdır. Ayrıca ekonominin liberalleştirilmesi ile resmi olmayan girişimcilerin resmi ekonomiye geçişleri sağlamalıdır. Politik ve mali merkezileştirmelerden uzaklaşmak, seçilmiş yerel belediyelerin ve sivil toplumun etkinliğini artırmak, Fas’ın stratejisini tekrar kurgularken izlemesi gereken politikalardır.

High Commission for Planning (HCP) raporlarından yararlanılmıştır.

TÜRKİYE-FAS EKONOMİK VE TİCARİ İLİŞKİLERİ

Dış Ticaret ve Yatırımlar

Ülkemiz ile Fas arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilerde son yıllarda gözle görülür bir gelişme kaydedilmiştir. 1 Ocak 2006'da yürürlüğe giren Serbest Ticaret Anlaşması'nın da etkisiyle, küresel ekonomik krizin etkisinin görüldüğü 2008 yılı haricinde, iki ülke arasındaki ticaret hacminde istikrarlı bir artış görülmüştür. 2009 yılında Fas’la ikili ticaret hacmimiz 835 milyon Dolar civarında, 2010 yılında 1 milyar Dolar civarında gerçekleşmiştir. 2015 yılında gümrük tarifelerin tamamen kaldırılacağı göz önünde bulundurulduğunda ticaret hacmindeki ivmenin artarak devam edeceği öngörülmektedir.

 

Türkiye-Fas İkili Ticaret İstatistikleri (000$):

 

YILLAR


İHRACAT

İTHALAT

DENGE

HACİM

2003


180.779.232

76.989.910

103.789.322

257.769.142

2004


330.058.660

105.778.116

224.280.544

435.836.776

2005


370.824.723

143.231.172

227.593.551

514.055.895

2006


551.377.105

173.902.433

377.474.672

725.279.538

2007


721.594.690

198.460.090

523.134.600

920.054.780

2008


957.855.000

360.483.000

597.372.000

1.318.338.000

2009


600.552.000

234.729.000

365.823.000

835.281.000

2010


629.319.000

396.798.000

232.521.000

1.026.117.000

 

Diğer yandan, Fas'ta yatırım yapan Türk firmalarının da sayısı artmaktadır. Fas'ta son dönemde artan büyük altyapı ve ulaştırma projelerinin önemli bir bölümü Türk müteahhitlik firmaları tarafından gerçekleştirilmektedir. Ayrıca, çeşitli sektörlerdeki Türk firmalarının yatırımlarının toplam değeri 1,4 milyar doları aşmıştır.

Turizm, iki ülke arasında gelişme gösteren sektörlerden biridir. Fas ile ülkemiz arasında vize uygulaması olmaması karşılıklı seyahatleri olumlu etkileyen bir unsurdur. THY ve Fas Kraliyet Havayollarının, Mart 2005’ten beri ortaklaşa olarak haftada 5 gün Kazablanka-İstanbul doğrudan seferleri bulunmaktadır.

İkili işbirliği mekanizmaları

Karma Ekonomik Komisyonu ve İş Konseyi Toplantıları iki ülke arasındaki ekonomik ve ticari işbirliği mekanizmalarıdır. KEK 8. Dönem Toplantısı, İş Konseyi Toplantısıyla eşzamanlı olarak, 5-7 Nisan 2004 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilmiştir.

Yasal zemin

Ekonomik, Bilimsel ve Teknik İşbirliği Anlaşması (1984), Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşması (1997), Çifte Vergilendirmenin Önlenmesi Anlaşması (2004) ve Serbest Ticaret Anlaşması (2004) iki ülke ekonomik ilişkilerinin hukuki çerçevesini oluşturmaktadır.

Kaynak: Dışişleri Bakanlığı

Genel olarak bakıldığında iyiye giden Fas ekonomisi, bölgesindeki diğer ülkelerle kıyaslandığında, %5’lik ekonomik büyüme ve %2’lerde tutulan enflasyon oranıyla dikkat çekiyor. 1993’ten beri özelleştirme politikaları izleyen Fas, serbest ticaret antlaşmalarıyla da ekonomisini güçlendirmeye ve yoksulluğu azaltmaya çalışıyor. Bu bağlamda Akdeniz’deki siyasal istikrarı ekonomik gelişmeyle olanaklı kılmaya çalışan bir politikayla 1995 tarihinde, 12 Akdeniz ülkesinin (Fas, Tunus, Cezayir, Mısır, Kıbrıs, İsrail, Ürdün, Lübnan, Türkiye, Filistin Otoritesi, Suriye ve Malta) ve AB üye devletlerinin katılımıyla, Avrupa Birliğinin İspanyol başkanlığı sırasında, Barselona’da bir konferans gerçekleştirilmiştir. Barcelona sürecinin temel taşlarından olan Akdeniz’de bir serbest ticaret bölgesi oluşturulması 2007 yılında yürürlüğe giren Tunus, Ürdün, Fas ve Mısır ile imzalanan Agadir Anlaşması ile de onaylanmıştır. Sonuç olarak, Fas ile Avrupa Birliği (AB) arasında yürürlüğe giren Ortaklık Anlaşması ve Avrupa-Akdeniz Serbest Ticaret Alanı’nın kurulmasını öngören Barselona Deklarasyonu, Fas ekonomisini canlandırdı ve buna ek olarak bu süreçlerde Fas’ta doğurganlık oranının azalması, kamu harcamalarının alt yapıya yönlendirilmesi ve para transferleri, ülkede devam eden eşitsizlik ve eğitim sorunlarına rağmen, Fas’ı yoksullukla mücadele ve dış ticarette önemli bir ülke yapmıştır.

Fakat Fas yakaladığı bu ekonomik gelişmelerin yanında, demokratikleşme sürecini görmezden gelmemeli; Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da krizlerin yaşandığı bu dönemde, siyasi reformlara ağırlık vermelidir. Bölgedeki isyanlar sonucu Fas kralı Muhammed’in reform açıklamaları yapmış; reformların bağımsız yargıyı, meclisin ve siyasi partilerin gücünün artırılmasını ve yerel yetkililerin daha fazla güçlendirilmesi için yerelleşmeyi kapsayacağını söylemiş; hazırlanacak yeni anayasada insan hakları ve özgürlüklerin korunmasının da garanti altına alınacağını belirtmiştir. Avrupa’nın hemen güneyinde olan Fas; Avrupa’nın izlediği, önem verdiği ve turizm gelirleriyle desteklediği bir ülke. Bu nedenle dış ticarette önemli olan Fas, bölgedeki isyanlardan daha az etkilense bile siyasi reformlara öncelik vermelidir çünkü azalan yoksulluk, eşitsizliği ve eğitimdeki sorunları gidermemiştir.

Alternatif Politikalar Merkezi

 

 

 

 
D-8 Projesi PDF Yazdır e-Posta
Yorum Farkı
Salı, 01 Mart 2011 14:30
erbakand8

Türkiye Cumhuriyeti 54. Hükümeti’nin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın anısına D-8 projesini yeniden gündeme getirmek istedik.

Liderler, projeleri ve eserleri ile anılırlar. Necmettin Erbakan’ın en büyük projelerinden D-8’in mevcut işleyişi hakkında, T.C. Dışişleri Bakanlığı ve D-8 bülteninden derlediğimiz yazımızla okurlarımızı bilgilendirmek istedik.

Genel

D-8’in kurulmasına yönelik olarak atılan ilk adımı, Türkiye'nin daveti üzerine İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya'nın katılımıyla 22 Ekim 1996 tarihinde İstanbul'da düzenlenen "Kalkınmada İşbirliği Konferansı" oluşturmuştur. Bu konferansın ardından gerçekleştirilen hazırlık çalışmaları mahiyetindeki üç Komisyon ve iki Dışişleri Bakanları Konseyi toplantısını müteakip, 15 Haziran 1997 tarihinde İstanbul'da yapılan Devlet/Hükümet Başkanları Zirvesi ile D-8 resmen kurulmuştur.

İstanbul Zirvesi’nde, D-8’in yapısına ve çalışma yöntemine ilişkin olarak bir Bakanlar Konseyi Belgesi kabul edilmiştir. Bu belgeye göre, D-8; Zirve, Konsey ve Komisyon’dan oluşan üç ana organı bulunan ve faaliyetlerinde gerekli eşgüdümü sağlamak üzere İstanbul’da tesis edilen bir İcra Direktörlüğü’ne haiz bir yapıya kavuşturulmuştur.

1997 yılında D-8 İcra Direktörü olarak atanan Emekli Büyükelçi Ayhan Kamel, 2006 yılına kadar bu görevi üstlenmiştir. Mayıs 2006’da yapılan D-8 9. Bakanlar Konseyi Toplantısı’nda, İcra Direktörlüğü Genel Sekreterliğe dönüştürülmüş; Sekretarya ’ya Endonezya tarafından Genel Sekreter, İran tarafından Direktör ve ülkemizden ise İktisatçı ataması yapılmıştır.

Şimdiye kadar 7 Zirve, 13 Bakanlar Konseyi, 28 Komisyon Toplantısı ve çok sayıda teknik düzeyde toplantı düzenlenmiştir.

Son D-8 Zirvesi (7. Zirve), 13. Bakanlar Konseyi ve 28. Komisyon Toplantıları ile birlikte 4-8 Temmuz 2010 tarihlerinde Abuja’da (Nijerya) yapılmıştır. Bir sonraki Zirve’nin Pakistan’da, 14. Bakanlar Konseyi ve 29. Komisyon Toplantıları’nın ise Nijerya’da yapılmasına karar verilmiştir.

 

 

Amaç, ilkeler ve politikalar

D-8 üyelerinin hepsi aynı zamanda İKÖ üyesi olup, yine İKÖ içinde teknolojik ve ekonomik kalkınma düzeyleri, ticari potansiyelleri ve nüfusları itibariyle önde gelen ülkeler arasında yer almaktadırlar.

Güney-Güney diyalogu çerçevesinde gelişme yolundaki ülkeler arasında oluşturulan işbirliği örneklerinden biri olan D-8, üye ülkeler arasında ekonomik ve ticari işbirliğinin geliştirilmesine yönelik bir oluşumdur. D-8’in amacı kalkınma yolundaki ülkelerin dünya ekonomisi içindeki konumlarını iyileştirmek, ticari ilişkilerini çeşitlendirmek ve ticaret alanında üye ülkelere yeni imkanlar yaratmak, uluslararası seviyede karar verme mekanizmalarına güçlü biçimde katılımlarını sağlamak ve halklarının yaşam seviyesini yükseltmektir.

İlkeleri ve kapsadığı coğrafi alan itibariyle bölgesel olmaktan çok küresel bir oluşum özelliğine sahip olan D-8’e üyelik, yukarıda kayıtlı amaç ve ilkelere bağlı tüm gelişme yolundaki ülkelere açıktır.

D-8 çerçevesinde işbirliği esas itibariyle sektörel bazda yürütülmektedir. Türkiye sanayi, sağlık ve çevre; Bangladeş kırsal kalkınma; Endonezya yoksullukla mücadele ve insan kaynakları; İran bilim ve teknoloji; Malezya finans, bankacılık ve özelleştirme; Mısır ticaret; Nijerya enerji; Pakistan ise tarım ve balıkçılık alanındaki işbirliği çalışmalarını koordine etmektedir.

Kaynak: Dışişleri Bakanlığı

 

D-8’e öncülük eden Prof. Dr. Necmettin Erbakan, yapmış olduğu bir konuşmada örgütün altı temel ilkesini şöyle sıralamıştır:

 

1-Savaş değil, barış

2-Çatışma değil, diyalog

3-Sömürü değil, işbirliği

4-Çifte standart değil, adalet

5-Kibir-tekebbür değil, eşitlik

6-Baskı ve tahakküm değil, insan hakları, hürriyet ve demokrasi.

 

15 Haziran 1997’de inşa edilen D-8’in kuruluş yıldönümü dolayısıyla Çırağan Sarayı’nda düzenlenen toplantıda Prof. Dr. Necmettin Erbakan; ABD, İngiltere, Kanada, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya’dan oluşan G-7’lerin dünyadaki vahşeti artırdığını belirtirken, G-7 düşmanlık esasına göre kurulmuş; D-8 ise; sevgi, barış ve adalet üzerine inşa edildiğini belirtmiştir. İnsanlığın saadeti batılıların eline bırakılamaz, diyen Prof. Dr. Erbakan, Dünya 20. yüzyılda tam bir kan ve vahşet dönemi yaşamıştır; 20.yüzyılın ilk yarısında iki cihan harbi yaşanmış, yüz binlerce insan katledilmiştir; 1945’den 1990’a kadar Soğuk Savaş dönemi yaşanmıştır. SSCB’nin yani komünizmin çökmesiyle birlikte Soğuk Savaş dönemi bitmiş, dünya tek kutuplu hale gelmiştir. 1990’dan günümüze kadar gelen süreçte ise daha kanlı, daha zalim bir dönem yaşıyoruz. Adeta ortalık kan gölüne dönmüş; tek gündem savaş, savaş, savaş olmuştur. Çünkü batının temeli düşmanlığa dayanıyor, diye konuşmuştur.

 

Kaynak: www.d8bulten.com

 

D-8 Web Sitesi (http://developing8.org)

 

 

 


 
"Üçüncü Yol" Kriterleri PDF Yazdır e-Posta
Yorum Farkı
Cuma, 25 Şubat 2011 15:28

isyan-atesi-bir-cografyayi-sardi

“ÜÇÜNCÜ YOL” KRİTERLERİ

Bugün Arap dünyasında “ılımlılık”, Arap İsrail savaşında barış yanlısı tutum alanlar için kullanılmaktadır. Filistin sorununda barışçıl çözüm yollarına eğilimli olmayanlar ise “aşırılıkçı”lar olarak görülmektedir. Bu değerlendirmeden hareketle Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün ılımlı; Suriye, Hamas ve Hizbullah aşırıcı olarak nitelendirilebilir. Arap Barış Girişimi ve Ortadoğu yol haritası ılımlıların barış için girişimleri olarak; İsrail’in, Mısır sınırı boyunca duvar örme çalışmaları ise barışçı olmayan tutum olarak gösterilebilir.

Bugün daha geniş pencereden bakıldığında bu ülkeler için hala “ılımlı” demek mümkün müdür sorusu aklımıza geliyor. Suudi Arabistan’ın kadın hakları tutumu, Mısır’ın Müslüman Kardeşleri seçimlerde yasaklı tutması, Ürdün’ün politik kurumlarını baskı altına alması ılımlılığı sorgulatmıştır. Arap İsrail çatışmasına takılı kalırken -ister barışçıl yollarla ister aşırıcılıkla- gerekli reformlar göz ardı edilmiştir. Bunun sonucu olarak artık Arap-İsrail çatışmasını her şeyin üzerinde öncelikli konu olarak vurgulamak, bugün artık yönetimde ilerleme görmek isteyen halk için yeterli olmamaya başlamıştır. Neticede ılımlılar hem amaçlarında hem inanılırlıklarında başarısız olmuştur.

Aşırılıkçılar ise alternatif önerememiş; katı, derinliği olmayan, geçici politikalar, silahlı çözümler ve ihtiyaçlarına uygun seçilmiş reformlara destek vermişler ve ılımlıların yanında aşırılıkçılar da başarısız olmuştur.

Arap dünyasının reformu içerden gelmeli düşüncesi ise kimi zaman reform için büyük adımlar atmamanın bahanesi olarak kullanılmıştır. Ayrıca reform süreçlerinin karşısında Arap dünyasının politik elitleri de durmuştur. Hukuk ve parlamento sistemi de elitleri korumaya yönelik düzenlenmiştir.

Elitlerin ayrıcalıkları genişledikçe onların çıkarlarını koruyan mekanizmalar da artmış; dini partiler kamusal alanı ve yaratılan boşlukları doldurmuştur. Dahası dini partilerin geniş destek almasından sonra dini gruplar sivil toplumda da daha fazla önem kazanmaya başlamıştır. Statükonun devam etmesi ve radikal ideolojilere kalkan olunması ile süren durgunluk artık ılımlılık olarak görülmemektedir. Bölgedeki yetersiz politik sistemler nedeniyle bölge ekonomisi ve toplumundaki hızlı değişimler hükümet sistemlerine ve siyasal yapıya  aynı hız ve oranda yansıyamamıştır.

Güçlü otoriter rejimler; ama yetersiz hükümetler oluşmuştur. Daha önce Libya, Mısır, Cezayir ve Suriye’de yapılan demokratik açılımlar daha iyi yönetimleri beraberinde getirmemiştir. Popülizm ve patronaj siyaseti, başta yüksek oy ve onay görse de daha sonra ülkelerin çöküşüne neden olmuştur.

Bütün bunların sonucunda Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da krizler patlak vermiştir. Ekonominin tetiklediği krizler, milyonların sokaklara döküldüğü hükümet krizlerine dönüşmüştür. Çünkü devrimlerin ya da değişimlerin nedeni sadece yoksulluk olsaydı dünyada sürekli ayaklanma kaçınılmaz olurdu. Ama sokaklara milyonların dökülmesi başka bir şeydir. Raj M. Desai’nin açıkladığı gibi, diktatörler ve vatandaşlar arasındaki toplum sözleşmesine işaret eden; sömürgecilik dönemi sonrası oluşmuş “Otoriter Pazarlık” süreci ekonomik güvenlik karşılığı kimi politik haklardan vazgeçilmesi anlamına gelir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da bu sürecin çökmeye başlaması yönetimdekilerin pazarlığın ekonomik kısmını gerçekleştirmede başarısız olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle bölgedeki isyanlar politik ve ekonominin iç içe geçişini göstermektedir. Yani bölgedeki sorun yoksulluk, demokrasi, insan hakları ve ekonomi-politik ile ilişkilendirilebileceği gibi aynı zamanda, hükümetlerin isyanları; krizleri yönetememesi ve/veya yetersiz bir kapasite ve kadro ile yönetim çabası ile de ilişkilendirilebilir.

Özellikle ekonomik krizlerden sonra yolsuzluğu artık görmezden gelmeyen halk, isteklerini ve taleplerini anlatmak için alternatif yollar aramaya başlamıştır. Sivil toplum örgütleri, bloglar, sosyal ağlar, sosyal medya yeni aktivist hareketler yaratmış; halk apolitize olmaktan çıkmıştır.

Fakat bir diktatörün devrilmesi o rejimin devrildiği anlamına gelmez. Çünkü devrik liderler genellikle arkalarında sağlam politik ve güvenlik mekanizmaları bırakırlar. Arap dünyasında devlete sadakatin partiye, lidere veya sisteme sadakatle bir tutulduğu yaygın anlayış, hükümet ve dini muhalefet arasındaki yazılmayan bir sadakatin varlığı ile birlikte eğitim sistemindeki reformun da önü tıkanmaktadır. Seküler muhalefetin az ya da hiç olmaması nedeniyle de, bölgede dini muhalefet olan İslami politik hareketler, çoğulculuğun da kaçınılmaz olduğunu görerek politik alana daha güçlü girmeye başlamıştır.

Son dönem ABD dış politikasına baktığımızda ise Obama yönetiminin İran, Afganistan ve Arap-İsrail çatışması üzerinde daha fazla vakit harcadığı görülüyordu. Fakat Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki isyanlar sonucunda, sivil toplum ve düşünce kuruluşlarının baskısıyla demokrasiyi tekrar “teşvik” etmeye hazırlandığı anlaşılıyor. ABD kendi güvenliğini, güvenilirliğini ve inanılırlığını düşünüyorsa müzakereci, açık ve kayda değer vaatler üzerinden siyaset yürütmelidir.

Sonuç olarak, ılımlılığın tanımının tekrar yapılacağı ya da genişletileceği, yeni aktivist hareketlerin siyasal ve ekonomik taleplerde etkin olacağı, uluslararası alandaki her bir aktör için müzakerenin önem kazanacağı, bölgenin “yerinden” üreteceği değerlerle, evrensel değerlerinin uzlaşısının aranacağı; bunların yanında ABD’nin bölgeye yönelik dış politikasında yeni ve daha geniş ajanda oluşturacağı süreçte koşullara uygun üçüncü yollar aranacaktır. Üçüncü yol;  yönetim açısından, çoğulculuğa; barışçıl araçlara ve karar alma süreçlerine katılımına dayanırken; maddi kaynaklar açısından bu süreçte, devlet şirketlerinin elinde olan enerji kaynakları küreselleşecek; global şirketlerin eline geçecektir. Radikal ve ılımlı İslam’dan sonra, diplomatik yolları seçmiş “Uyumlu İslam”  da siyasal alanda konuşulan yeni bir üçüncü yol olarak ortaya çıkacaktır.

 

Alternatif Politikalar Merkezi

*Bu yazıda çok sayıda global düşünce kuruluşlarının araştırmalarından da yararlanılmıştır.

 

 
David Cameron ; “Çok kültürlülükte başarısız olduk” PDF Yazdır e-Posta
Yorum Farkı
Çarşamba, 16 Şubat 2011 18:12

cameronBu yıl Almanya’nın Münih kentinde 47’ncisi düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı 4-6 Şubat tarihleri arasında düzenlendi. İngiliz hükümeti Başkanı David Cameron yaptığı konuşmada terörist saldırıların kaynağının nerede yattığı konusunda açık olunması gerektiğini; İslami aşırıcılığın küçük bir grup tarafından desteklenen bir ideoloji olduğunu belirtti. Bu durumda din ve siyasal ideoloji arasında ayrıma gidilmesinin hayati önemi olduğunu vurguladı. Sonrasında konuyu İslami aşırıcıkla islamın aynı şeyler olmadığına getiren Cameron, esas önemli konunun törerist saldırılar olduğunu söyledi.  Başkan Cameron konuşması sırasında;Tunus ve Kaire’deki demokrasi ve serbest seçim taleplerini örnek göstererek İslam ve batı değerlerinin uyumlu olabileceğini de belirtti. Ayrıca, sorunun ideoloji ve aşırıcılık olduğununda altını çizdi.

Konuşmasının ilerleyen bölümlerinde, şiddet eylemi gerçekleştiren gençlerin bir kimlik sorunu yaşadığına inandığını belirten Cameron, aynı zamanda bu gençlerin radikal ideolojilere kayabildiğine dikkat çekerek, aşırıcı ideolojiyi görmezden gelmek yerine onunla mücadelenin sonuç vereceğini belirti. Diğer yandan kolektif kimliklerinin zayıflamasına bizzat İngiltere’nin kendisinin müsaade ettiğini belirten Cameron, devlet  çok-kültürlülüğünün altında farklı kültürlerin birbirinden kopuk yaşamlar sürmesinin teşvik edilir hale geldiği konusunda öz eleştiride bulundu. İngiliz hükümeti ve toplumu olarak aşırıcı ideolojilere karşı durulması gerektiği ve herkese açık ulusal bir kimlik paylaşımına gidilmesi gerektiğini de dile getiren Cameron, konuşmasının sonunda göçmenlerin bulundukları ülke dilini konuşmalarının ve ülkenin ortak kültürünü benimsemelerinin önemini vurguladı.


 
<< Başlat < Önceki 1 2 3 4 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 > 4

Beğendiniz mi ?

Facebook da Paylaş

Bu içeriği beğenenler

APM E-Bülten

Dış politika analizleri, gündemdeki konular hakkında APM uzmanlarının hazırladığı çalışmalara ilk ulaşan siz olmak ister misiniz?

İsminiz:

E-Posta:

Bizi Takip Edin

facebook twitter


© Alternatif Politikalar Merkezi. Tüm Hakları Saklıdır.