APM ?
News from the CAP
Yorum Farkı - Son Yazılar
news-menu
APM video
| Changing World, Resul GULIEV |
|
|
|
| Opinion Pool |
| Friday, 04 September 2009 11:06 |
source}[[!--IMAGE images/stories/anasayfa/gulievazeri.jpg IMAGE--]]{/source} Changing World, Resul Guliev
20. Yüzyılın sonunda başlayan ekonominin küreselleşme süreci yeni bir aşamaya girmiş ve dünyanın yeniden şekillenmesinin çizgileri görünür hale gelmiştir. Büyük bir meydan olarak algılayabileceğimiz Yerküremizin futbolda olduğu gibi esas oyuncuları, yedektekiler ve oyuncular için top taşıyanları vardır. Bu acımasız rekabete dayalı müsabakanın katılımcıları ülkelerdir. Bu oyunda dünya ekonomisinin, üretiminin ve finansının yaklaşık yüzde 90’ını elinde bulunduran ABD, Avrupa Birliği,Çin ve Japonya esas oyuncu görevindedir. Yedek oyuncu kulübesinde oturarak; ne zaman sahaya çıkacağı zamanı ümitle bekleyen ülkeler ise şimdilik; Hindistan ve Brezilya dır. Türkiye, Rusya ve bunlara benzer onlarca ülke ise top taşıyıcı görevinde, oyunculara top taşımakla meşguldürler. Küreselleşme sürecinde yer almak ülkelerin zarar görmesi ya da bu ülkelerin bağımsızlıklarını kaybetmeleri anlamına gelmez. Ekonomi ve finans olanaklarının sınırlı olduğu günümüzde bir şekilde bir araya gelemeyen devletlerin küresel dünya politikasında rolü gittikçe azalmaktadır. Maalesef Sovyetler Birliğinin dağıldığı 1990’lı yıllarda Türkiye Cumhuriyeti Bolşevik diktatörlüğünden kopan Türkçe konuşan, Türk soylu halkların ekonomisi ve kültürlerinin entegrasyonu yoluyla Avrupa Birliği gibi bir güç merkezi oluşturabilme şansını kaybetti. Güçlü olmak isteyen ülke, gelecek 10, belki de 100 yılı kapsayacak stratejik bir plana sahip olmalıdır. Türkiye Cumhuriyetinin stratejik programı Atatürk tarafından şekillendirilmiştir. 16. Yüzyıldan itibaren adım adım çöküşe giden Osmanlının dağılma nedenlerini derinden araştıran o dönemin liderleri Türkiye’nin geleceğini sadece ve sadece Batı uygarlığına benzer bir uygarlığın inşa edilmesinde gördüler. Atatürk’ün eskinin geleneklerine, hatta giyim kuşama, alfabeye, dile cesurca ve hatta acımasızca saldırısı bu stratejinin bir parçasıydı. Büyük önder dinin insanların manevi temizliğine hizmet etme noktasındaki görevinin ve devlet işlerinden ayrışmasının gereğinin farkındaydı. Eğer bir zamanlar Avrupa devletleri, devleti dinden ayırmasalardı hiçbir zaman ...Bugünkü Batı uygarlığının dinle hiçbir ilişkisi yoktur ...bugünkü uygarlık seviyesine ulaşamazlardı. Bugünkü Batı uygarlığının dinle hiçbir ilişkisi yoktur ve onu Hıristiyanlıkla bağdaştırmak anlamsızdır. Bizim toplumumuzda,”Onların yaşam tarzı öyledir. Çünkü onlar Hıristiyan veya putperesttir, biz ise Müslümanız, o şekilde yaşamayız” diyenler agresif insanlardır. Böyleleri gerek İslam dinine, gerekse halka zarar vermektedir. Atatürk’ün uygulamış olduğu strateji ülke içinde keskin dirençle karşılaşmasına rağmen, amacına ulaşmıştır. Maalesef Atatürk’ten sonraki dönemde Türkiye’nin devlet stratejisinin yerini, farklı politikacıların veya partilerin iktidara gelme, hâkim olma stratejisi almıştır. Halkın ve Devletin gelişimine milletçilik ve din propagandası yapılan ülkelerde ulaşmak imkansızdır. 20. Yüzyılda yaşanmış tarihsel olaylar da bunu doğrulamaktadır. Fakat Türkiye’de seçim dönemlerinde her iki olgu yeteri kadar istismar edilmektedir. Geleceğe yönelik stratejisi bulunmayan Türkiye’de, iktidara gelen herkes, taşları kendinden öncekilerin inşa ettiği duvar üzerine koymaz, temeli yeniden başlar. Buna göre de Atatürk’ün inşa ettiği birkaç devlet sembolü adlandırılabilecek bina dışında eski temellerin tümü bina tamamlanmadan dağılmıştır ve son dönemde de yeni bir temel atılmaktadır. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ümitlerini 500 yıldan fazla imparatorluk geleneğine sahip Türkiye’ye bağlayan halkların, Türkiye’yi yönetenler birkaç şüpheli ticari faaliyette bulunan Türk vatandaşlarının birkaç milyon dolar para kazanmaları için bir halkın çıkarlarını diktatörlere feda edecek, halkın yanında değil, onu köle durumuna düşürenlerin yanında yer alacak, köktendincilerin iktidara gelmelerine yardım edecekleri akıllarına bile gelmezdi. Eğer ortak bir strateji olsaydı bugün entegrasyon sonucunda başta Türkiye olmak üzere, söz konusu ülkelerin üretim sektörü birkaç trilyon dolardan fazla olacaktı. Bunun için ham petrol ve doğal gaz değil, Avrupa ülkelerinin memnuniyetle alacağı hazır enerji ve petrol ürünleri üreterek satmak gerekirdi. Bugün Türklerin yaşadığı ülkelerin tümü doğal kaynaklarını satmakta, Türkiye ise bu ürünlerin transit taşımacılığını yapmaktadır. Bugün, gücünü halktan değil, diktatörlerden alan Türkiye’nin etkinliği söz konusu ülkelerde yok denecek kadar azdır. Bir kısmı daha güçlü Rusya’nın, bir kısmı da Batının etki alanındadır. Bugün son 15 yılda Türkiye Cumhuriyetini yönetmiş kişilere büyük başarınız nedir? Diye soru yönelttiğinizde “Bakü Ceyhan petrol boru hattı, Avrupa’ya doğalgaz nakli olmuştur” yanıtını alabilirsiniz. Aslında bunlar Avrupa ve Amerika’nın küresel siparişinin uygulanmasıdır. Bu küresel politika aynı zamanda Orta Asya enerjisinin Rusya’dan dahil edilmeden Avrupa’ya taşınmasını öngörmektedir....Her ne kadar biz bağımsız politika yürüterek, hiç kimseye bağımlı değiliz desek de zamanın kendisi bizi büyük oyuncuların kurallarını kabul etmeğe zorlayacaktır. ... Buradaki esas amaç, birincisi söz konusu bölgeyi Rusya’nın etki alanından kurtarmak, ikincisi Batı ile ortak politika yürütmeğe zorlamaktır. Bu projeler, Türkiye ekonomisi açısından o kadar da önemli değildir. Projeler, Türkiye’nin Avrupa ile entegrasyonu açısından zaruri argüman olsa da, yeterli değildir.Bilindiği üzere toplumların küreselleşme sürecinde henüz üç ülke – ABD, Çin ve Japonya dışında hiç kimse başarılı olamamıştır. Her ne kadar biz bağımsız politika yürüterek, hiç kimseye bağımlı değiliz desek de zamanın kendisi bizi büyük oyuncuların kurallarını kabul etmeğe zorlayacaktır. Geç kalmadan bir strateji oluşturarak hangi grup ülkelerle entegrasyon sürecinde bir oyuncuya dönüşebileceğimizi planlamamız gerekir. Peki ortak din çatısı altında bunları yapmamız mümkün mü? Yanıt tektir. Hayır, bu bir hayaldir! Hiçbir ekonomik entegrasyon dini temele dayanmaz. Ayrıca bin yılı aşkın bir süredir aynı dinin mensubu olan değişik akımları bile kutsal kitap çevresinde bir araya getirmek mümkün olmamıştır. Avrupa Birliği Hıristiyan Rusya’yı reddederken, Müslüman Arnavutluk’u kendi sıralarına almağa hazırlanmaktadır. Birlik, sadece toplumsal yapının benzerliğine göre oluşur. Aynı dine mensup Çin’le Japonya gibi bir birilerine düşman olan iki ülke ancak Müslüman İran ve Suudi Arabistan düşmanlığı ile mukayese edilebilir.Türkiye Cumhuriyeti Türk soylu ülkeler arasında en büyük ve en fazla devlet geleneğine sahip ülkedir ve bölgede belli ölçüde sorumluluk taşımaktadır. Buna göre Türkiye 1990’lı yıllarda olduğu gibi davranmamalı, stratejik plana sahip olmalı ve hangi istikamette ilerlediğinin farkında olmalıdır. Maalesef 10 yıl önce Türkiye Avrupa Birliği üyesi olmağa bugünkünden daha yakındı. Oysa bugün birliğin yeni üyeleri arasında Türkiye’ye destek verecek ülkeler daha fazladır. İçerideki sorunları çözerek birliğin gerçek üyesi olmaktansa, “Avrupa Türkiye’den korkuyor, Müslüman olduğumuz için bizi almıyorlar” gibi masallarla halkı uyutmak son derece yanlıştır. Gariban millet Avrupalıların en azından 250 yıldır Türklerden korkmadıklarından habersizdir. Bırakın korkmayı, Türk kökenli vatandaşlarını Almanya, Hollanda ve diğer ülkelerde milletvekili bile seçmektedirler. Protestantlar için liberal Sünni Türk, köktendinci Katolikden daha iyidir. Fakat buna rağmen bazı Avrupa ülkeleri Türkiye’nin birliğe kabul edilmesinden yanalar ve nedenlerini farklı şekilde açıklamaktadırlar. Birincisi Kürt ayrılıkçıları ve uyguladıkları terör eylemlerinin devlet tarafından önlenememesi. Hemen sesini yükseltenler bulunacak - onlarda terör eylemleri yok mu? Vardır beyler, vardır! Fakat on defalarca az ve genelde dine dayalıdır.Eğer Türkiye nüfusunun yüzde onunun Kürt olduğunu varsayarsak, devlet yönetimi, sanatçılar, üniversiteler, ticaret alanı ve diğer alanlarda başarılar kazanmış Kürtlerin oranı bu kurumlarda en az yüzde ondur. Türk cumhuriyetinde milli mensubiyetine göre bırakın Kürtleri, geleneksel düşman sayılabilecek Ermeni ve Yunanlara bile baskı yapılmamaktadır. İran, Suriye, Irak’ta yaşayan Kürtlerin durumu çok mu iyidir? İkincisi, devlet organlarında yolsuzluk ve rüşvet olayları her ne kadar azalsa da her hangi bir Avrupa ülkesinden, hatta Romanya’dan bile defalarca çoktur.Ekonomik ve ticari faaliyetler üzerinde totaliter denetim, müteşebbislik için yönetim organlarından, bürokrasiden alınan sayısız hesapsız izinler, özelleştirmenin tamamlanmamış olması, ihalelerdeki durum hazırda yolsuzluk ve rüşvetin önlenmesinin imkansız olduğunu bir daha ortaya koymaktadır. Basın ve enformasyon kuruluşlarını vergi ve diğer devlet kurumlarının denetim ve teftişleri ile korkutarak kısmen sansür uygulandığı bir ortamda her hangi bir Avrupa Birliği mevzubahis olabilir mi? Bu konu en azından yurt dışından böyle okunmaktadır. Dini konuları devletin yönetiminde tartışarak hangi uygarlığa ulaşmak istiyoruz. Şunu bilmeliyiz ki 16. yüzyıldan itibaren Avrupa’da din ve devlet bir birinden ayrılmasaydı bugün Büyük Türk milleti diyerek haykırmak , halkın önünde sahtekârcasına ağlayarak iktidara gelmek yerine halkın büyük olması için bir şeylerin yapılması zamanı gelmiştir. Türkiye Yakın Doğuda üzerine düşen misyonun neden ibaret olduğunu anlayarak bu istikamette çalışırsa, bu herkes açısından hayırlı olacaktır. |






Azerbaycan Eski Parlamento Başkanı Dr. Resul GULİEV, Değişen Dünya ‘yı Alternatif Politikalar Merkezi için değerlendirdi. Yorumsuz olarak yayınlıyoruz.
Avrupa uygarlığı söz konusu olabilir miydi? Erkeklerin takım elbise giymeleri veya kadınların başı açık ve kısa etek giymelerini Hıristiyanlar mı icat etmişler? Kuşkusuz insanların başörtüsü ile gelmeleri yasaklanamaz, bu onun kişisel tercihidir. Fakat okullara, üniversitelere başörtüsüyle gelmeye izin vermemelerini kanunla yasaklamak da o kurumların haklarının ihlal edilmesi anlamına gelmektedir. Bunları öngören Atatürk cesaretle dini devletten ayırmak istemiş, hiçbir zaman Türkiye’nin bir Din devletine dönüşmesini istememiştir.