APM ?

News from the CAP

article thumbnailYUİK Apm'yi Ziyaret Etti
18/01/2012

There are no translations available.  Alternatif Politikalar Merkezi, sadece geleceğin sahipleri olarak değil bugünün paydaşları olarak gördüğümüz gençlere, kendilerini  geliştirebilec [ ... ]


article thumbnailABD'li Heyetin Türkiye Ziyareti
29/11/2011

There are no translations available.02 Nisan - 07 Mayıs 2010 tarihleri arasında, ABD Büyükelçiliğinin vermiş olduğu destek ile , Freedom House ve NDI tarafından gerçekleştirilen , kurum uzm [ ... ]


article thumbnailAPM İrlanda'da.
10/10/2011

There are no translations available.2011 yılında Avrupa Gönüllü Hizmeti programı dahilinde gönderen ve ev sahibi kuruluş olarak akredite olan Alternatif Politikalar Merkezi, 2012 yılında gö [ ... ]


Other News

Yorum Farkı - Son Yazılar



news-menu

APM video

Opinion Pool
Milletvekili Aday Adaylığı ve Etik PDF Print E-mail
Opinion Pool
Monday, 21 March 2011 14:06
There are no translations available.

Milletvekillerinin seçileceği genel seçimlere sayılı aylar kala, aday adaylığı müracaat sürecinin takvimine denk gelinmiş olması ulusal ve yerel basındaki bürokrat istifa haberleri ile gündemi ısındırmaya başladı.
Read more...
 
Fas Üzerine Bir İnceleme PDF Print E-mail
Opinion Pool
Friday, 11 March 2011 10:45
There are no translations available.

fas

FAS’TA YOKSULLUK

Fas son 10 yılda yoksulluğu azaltmada oldukça önemli bir yol almış; %16’lık yoksulluk oranını son 10 yılda %9’a indirmiştir. 32 milyonluk bir ülke için önemli olan bu ilerleme Fas’ı incelemeye değer bir ülke yapmıştır.

Ülkede, yoksulluğun azalmasının altında yatan birçok unsurdan bahsedilebilir. Bunların başında son 30 yıl içerisindeki doğurganlık oranının %5,5’ten,  %2,3’e düşmesi geliyor. Bu da, hane halkı ve kamu harcamalarında rahatlamayı sağlamış ve altyapıya yatırımı artırmıştır. Ayrıca enflasyonu kontrol altında tutmak ve ekonomik istikrarı muhafaza etmek Fas’a 1990’lardan beri elde edemediği ekonomik büyümeyi getirmiştir. İçme suyu arzının artırılması, elektrik ağlarının ve yol ağlarının genişletilmesi gibi, tüm refahı artıracak temel altyapılara yatırım yapılmıştır. Bu altyapıya ilişkin kamu yatırımları, geniş kapsamlı mali reformlara dayanan istikrarlı vergi gelirleri ve akılcı kullanılmış özelleştirme gelirleri ile mümkün olmuştur.

Son yıllarda genişleyen banka kredileri ve mikro kredilerle, bireyler ve firmalar üzerindeki likidite sınırlamaların kaldırılması amaçlamış; bu durum, küçük ve uzak köylerdeki kırsal yoksulluğun azalmasını sağlamıştır. Göçmen olarak Fas’tan ayrılanların, ülkelerindeki bölgelerine katkıda bulunmak amacıyla destek verdikleri sosyoekonomik projeler de, para transferleri ile yoksulluğun azaltılmasında önemli rol oynamıştır. Sivil toplum örgütlerinin yerel kalkınmaya aktif olarak katılması da ülke yoksulluğun azalmasında önemli unsurlardan biri olmuştur.

Bütün bu gelişmeler Fas’ta yoksulluğu azalmıştır. Fakat Fas, hala birçok sorunla karşı karşıya gelmektedir. Eşitsizlik, ekonomik büyümedeki değişkenlik ve okuma-yazma oranındaki düşüklük ülkede varlığını hala sürdürmektedir. Devletin merkeziyetçi politikaları sivil toplumun etkinliğinin sınırlı kalmasına neden olmaktadır. Fas’ın yapması gereken, yakaladığı olumlu gelişmeyi sürdürmek ve hala karşı karşıya olduğu bu sorunların da üstesinden gelmektir. Bunu için ise Fas, beşeri sermayesini okuma-yazma oranını yükseltmeye yöneltmeli; kademeli vergiler ve daha iyi yönetilmiş kamu harcamalarıyla eşitsizlikleri azaltmak için girişimlerde bulunmalıdır. Ayrıca ekonominin liberalleştirilmesi ile resmi olmayan girişimcilerin resmi ekonomiye geçişleri sağlamalıdır. Politik ve mali merkezileştirmelerden uzaklaşmak, seçilmiş yerel belediyelerin ve sivil toplumun etkinliğini artırmak, Fas’ın stratejisini tekrar kurgularken izlemesi gereken politikalardır.

High Commission for Planning (HCP) raporlarından yararlanılmıştır.

TÜRKİYE-FAS EKONOMİK VE TİCARİ İLİŞKİLERİ

Dış Ticaret ve Yatırımlar

Ülkemiz ile Fas arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilerde son yıllarda gözle görülür bir gelişme kaydedilmiştir. 1 Ocak 2006'da yürürlüğe giren Serbest Ticaret Anlaşması'nın da etkisiyle, küresel ekonomik krizin etkisinin görüldüğü 2008 yılı haricinde, iki ülke arasındaki ticaret hacminde istikrarlı bir artış görülmüştür. 2009 yılında Fas’la ikili ticaret hacmimiz 835 milyon Dolar civarında, 2010 yılında 1 milyar Dolar civarında gerçekleşmiştir. 2015 yılında gümrük tarifelerin tamamen kaldırılacağı göz önünde bulundurulduğunda ticaret hacmindeki ivmenin artarak devam edeceği öngörülmektedir.

 

Türkiye-Fas İkili Ticaret İstatistikleri (000$):

 

YILLAR


İHRACAT

İTHALAT

DENGE

HACİM

2003


180.779.232

76.989.910

103.789.322

257.769.142

2004


330.058.660

105.778.116

224.280.544

435.836.776

2005


370.824.723

143.231.172

227.593.551

514.055.895

2006


551.377.105

173.902.433

377.474.672

725.279.538

2007


721.594.690

198.460.090

523.134.600

920.054.780

2008


957.855.000

360.483.000

597.372.000

1.318.338.000

2009


600.552.000

234.729.000

365.823.000

835.281.000

2010


629.319.000

396.798.000

232.521.000

1.026.117.000

 

Diğer yandan, Fas'ta yatırım yapan Türk firmalarının da sayısı artmaktadır. Fas'ta son dönemde artan büyük altyapı ve ulaştırma projelerinin önemli bir bölümü Türk müteahhitlik firmaları tarafından gerçekleştirilmektedir. Ayrıca, çeşitli sektörlerdeki Türk firmalarının yatırımlarının toplam değeri 1,4 milyar doları aşmıştır.

Turizm, iki ülke arasında gelişme gösteren sektörlerden biridir. Fas ile ülkemiz arasında vize uygulaması olmaması karşılıklı seyahatleri olumlu etkileyen bir unsurdur. THY ve Fas Kraliyet Havayollarının, Mart 2005’ten beri ortaklaşa olarak haftada 5 gün Kazablanka-İstanbul doğrudan seferleri bulunmaktadır.

İkili işbirliği mekanizmaları

Karma Ekonomik Komisyonu ve İş Konseyi Toplantıları iki ülke arasındaki ekonomik ve ticari işbirliği mekanizmalarıdır. KEK 8. Dönem Toplantısı, İş Konseyi Toplantısıyla eşzamanlı olarak, 5-7 Nisan 2004 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilmiştir.

Yasal zemin

Ekonomik, Bilimsel ve Teknik İşbirliği Anlaşması (1984), Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşması (1997), Çifte Vergilendirmenin Önlenmesi Anlaşması (2004) ve Serbest Ticaret Anlaşması (2004) iki ülke ekonomik ilişkilerinin hukuki çerçevesini oluşturmaktadır.

Kaynak: Dışişleri Bakanlığı

Genel olarak bakıldığında iyiye giden Fas ekonomisi, bölgesindeki diğer ülkelerle kıyaslandığında, %5’lik ekonomik büyüme ve %2’lerde tutulan enflasyon oranıyla dikkat çekiyor. 1993’ten beri özelleştirme politikaları izleyen Fas, serbest ticaret antlaşmalarıyla da ekonomisini güçlendirmeye ve yoksulluğu azaltmaya çalışıyor. Bu bağlamda Akdeniz’deki siyasal istikrarı ekonomik gelişmeyle olanaklı kılmaya çalışan bir politikayla 1995 tarihinde, 12 Akdeniz ülkesinin (Fas, Tunus, Cezayir, Mısır, Kıbrıs, İsrail, Ürdün, Lübnan, Türkiye, Filistin Otoritesi, Suriye ve Malta) ve AB üye devletlerinin katılımıyla, Avrupa Birliğinin İspanyol başkanlığı sırasında, Barselona’da bir konferans gerçekleştirilmiştir. Barcelona sürecinin temel taşlarından olan Akdeniz’de bir serbest ticaret bölgesi oluşturulması 2007 yılında yürürlüğe giren Tunus, Ürdün, Fas ve Mısır ile imzalanan Agadir Anlaşması ile de onaylanmıştır. Sonuç olarak, Fas ile Avrupa Birliği (AB) arasında yürürlüğe giren Ortaklık Anlaşması ve Avrupa-Akdeniz Serbest Ticaret Alanı’nın kurulmasını öngören Barselona Deklarasyonu, Fas ekonomisini canlandırdı ve buna ek olarak bu süreçlerde Fas’ta doğurganlık oranının azalması, kamu harcamalarının alt yapıya yönlendirilmesi ve para transferleri, ülkede devam eden eşitsizlik ve eğitim sorunlarına rağmen, Fas’ı yoksullukla mücadele ve dış ticarette önemli bir ülke yapmıştır.

Fakat Fas yakaladığı bu ekonomik gelişmelerin yanında, demokratikleşme sürecini görmezden gelmemeli; Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da krizlerin yaşandığı bu dönemde, siyasi reformlara ağırlık vermelidir. Bölgedeki isyanlar sonucu Fas kralı Muhammed’in reform açıklamaları yapmış; reformların bağımsız yargıyı, meclisin ve siyasi partilerin gücünün artırılmasını ve yerel yetkililerin daha fazla güçlendirilmesi için yerelleşmeyi kapsayacağını söylemiş; hazırlanacak yeni anayasada insan hakları ve özgürlüklerin korunmasının da garanti altına alınacağını belirtmiştir. Avrupa’nın hemen güneyinde olan Fas; Avrupa’nın izlediği, önem verdiği ve turizm gelirleriyle desteklediği bir ülke. Bu nedenle dış ticarette önemli olan Fas, bölgedeki isyanlardan daha az etkilense bile siyasi reformlara öncelik vermelidir çünkü azalan yoksulluk, eşitsizliği ve eğitimdeki sorunları gidermemiştir.

Alternatif Politikalar Merkezi

 

 

 

 
D-8 Projesi PDF Print E-mail
Opinion Pool
Tuesday, 01 March 2011 14:30
There are no translations available.

erbakand8

Türkiye Cumhuriyeti 54. Hükümeti’nin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın anısına D-8 projesini yeniden gündeme getirmek istedik.

Liderler, projeleri ve eserleri ile anılırlar. Necmettin Erbakan’ın en büyük projelerinden D-8’in mevcut işleyişi hakkında, T.C. Dışişleri Bakanlığı ve D-8 bülteninden derlediğimiz yazımızla okurlarımızı bilgilendirmek istedik.

Genel

D-8’in kurulmasına yönelik olarak atılan ilk adımı, Türkiye'nin daveti üzerine İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya'nın katılımıyla 22 Ekim 1996 tarihinde İstanbul'da düzenlenen "Kalkınmada İşbirliği Konferansı" oluşturmuştur. Bu konferansın ardından gerçekleştirilen hazırlık çalışmaları mahiyetindeki üç Komisyon ve iki Dışişleri Bakanları Konseyi toplantısını müteakip, 15 Haziran 1997 tarihinde İstanbul'da yapılan Devlet/Hükümet Başkanları Zirvesi ile D-8 resmen kurulmuştur.

İstanbul Zirvesi’nde, D-8’in yapısına ve çalışma yöntemine ilişkin olarak bir Bakanlar Konseyi Belgesi kabul edilmiştir. Bu belgeye göre, D-8; Zirve, Konsey ve Komisyon’dan oluşan üç ana organı bulunan ve faaliyetlerinde gerekli eşgüdümü sağlamak üzere İstanbul’da tesis edilen bir İcra Direktörlüğü’ne haiz bir yapıya kavuşturulmuştur.

1997 yılında D-8 İcra Direktörü olarak atanan Emekli Büyükelçi Ayhan Kamel, 2006 yılına kadar bu görevi üstlenmiştir. Mayıs 2006’da yapılan D-8 9. Bakanlar Konseyi Toplantısı’nda, İcra Direktörlüğü Genel Sekreterliğe dönüştürülmüş; Sekretarya ’ya Endonezya tarafından Genel Sekreter, İran tarafından Direktör ve ülkemizden ise İktisatçı ataması yapılmıştır.

Şimdiye kadar 7 Zirve, 13 Bakanlar Konseyi, 28 Komisyon Toplantısı ve çok sayıda teknik düzeyde toplantı düzenlenmiştir.

Son D-8 Zirvesi (7. Zirve), 13. Bakanlar Konseyi ve 28. Komisyon Toplantıları ile birlikte 4-8 Temmuz 2010 tarihlerinde Abuja’da (Nijerya) yapılmıştır. Bir sonraki Zirve’nin Pakistan’da, 14. Bakanlar Konseyi ve 29. Komisyon Toplantıları’nın ise Nijerya’da yapılmasına karar verilmiştir.

 

 

Amaç, ilkeler ve politikalar

D-8 üyelerinin hepsi aynı zamanda İKÖ üyesi olup, yine İKÖ içinde teknolojik ve ekonomik kalkınma düzeyleri, ticari potansiyelleri ve nüfusları itibariyle önde gelen ülkeler arasında yer almaktadırlar.

Güney-Güney diyalogu çerçevesinde gelişme yolundaki ülkeler arasında oluşturulan işbirliği örneklerinden biri olan D-8, üye ülkeler arasında ekonomik ve ticari işbirliğinin geliştirilmesine yönelik bir oluşumdur. D-8’in amacı kalkınma yolundaki ülkelerin dünya ekonomisi içindeki konumlarını iyileştirmek, ticari ilişkilerini çeşitlendirmek ve ticaret alanında üye ülkelere yeni imkanlar yaratmak, uluslararası seviyede karar verme mekanizmalarına güçlü biçimde katılımlarını sağlamak ve halklarının yaşam seviyesini yükseltmektir.

İlkeleri ve kapsadığı coğrafi alan itibariyle bölgesel olmaktan çok küresel bir oluşum özelliğine sahip olan D-8’e üyelik, yukarıda kayıtlı amaç ve ilkelere bağlı tüm gelişme yolundaki ülkelere açıktır.

D-8 çerçevesinde işbirliği esas itibariyle sektörel bazda yürütülmektedir. Türkiye sanayi, sağlık ve çevre; Bangladeş kırsal kalkınma; Endonezya yoksullukla mücadele ve insan kaynakları; İran bilim ve teknoloji; Malezya finans, bankacılık ve özelleştirme; Mısır ticaret; Nijerya enerji; Pakistan ise tarım ve balıkçılık alanındaki işbirliği çalışmalarını koordine etmektedir.

Kaynak: Dışişleri Bakanlığı

 

D-8’e öncülük eden Prof. Dr. Necmettin Erbakan, yapmış olduğu bir konuşmada örgütün altı temel ilkesini şöyle sıralamıştır:

 

1-Savaş değil, barış

2-Çatışma değil, diyalog

3-Sömürü değil, işbirliği

4-Çifte standart değil, adalet

5-Kibir-tekebbür değil, eşitlik

6-Baskı ve tahakküm değil, insan hakları, hürriyet ve demokrasi.

 

15 Haziran 1997’de inşa edilen D-8’in kuruluş yıldönümü dolayısıyla Çırağan Sarayı’nda düzenlenen toplantıda Prof. Dr. Necmettin Erbakan; ABD, İngiltere, Kanada, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya’dan oluşan G-7’lerin dünyadaki vahşeti artırdığını belirtirken, G-7 düşmanlık esasına göre kurulmuş; D-8 ise; sevgi, barış ve adalet üzerine inşa edildiğini belirtmiştir. İnsanlığın saadeti batılıların eline bırakılamaz, diyen Prof. Dr. Erbakan, Dünya 20. yüzyılda tam bir kan ve vahşet dönemi yaşamıştır; 20.yüzyılın ilk yarısında iki cihan harbi yaşanmış, yüz binlerce insan katledilmiştir; 1945’den 1990’a kadar Soğuk Savaş dönemi yaşanmıştır. SSCB’nin yani komünizmin çökmesiyle birlikte Soğuk Savaş dönemi bitmiş, dünya tek kutuplu hale gelmiştir. 1990’dan günümüze kadar gelen süreçte ise daha kanlı, daha zalim bir dönem yaşıyoruz. Adeta ortalık kan gölüne dönmüş; tek gündem savaş, savaş, savaş olmuştur. Çünkü batının temeli düşmanlığa dayanıyor, diye konuşmuştur.

 

Kaynak: www.d8bulten.com

 

D-8 Web Sitesi (http://developing8.org)

 

 

 


 
"Üçüncü Yol" Kriterleri PDF Print E-mail
Opinion Pool
Friday, 25 February 2011 15:28
There are no translations available.

isyan-atesi-bir-cografyayi-sardi

“ÜÇÜNCÜ YOL” KRİTERLERİ

Bugün Arap dünyasında “ılımlılık”, Arap İsrail savaşında barış yanlısı tutum alanlar için kullanılmaktadır. Filistin sorununda barışçıl çözüm yollarına eğilimli olmayanlar ise “aşırılıkçı”lar olarak görülmektedir. Bu değerlendirmeden hareketle Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün ılımlı; Suriye, Hamas ve Hizbullah aşırıcı olarak nitelendirilebilir. Arap Barış Girişimi ve Ortadoğu yol haritası ılımlıların barış için girişimleri olarak; İsrail’in, Mısır sınırı boyunca duvar örme çalışmaları ise barışçı olmayan tutum olarak gösterilebilir.

Bugün daha geniş pencereden bakıldığında bu ülkeler için hala “ılımlı” demek mümkün müdür sorusu aklımıza geliyor. Suudi Arabistan’ın kadın hakları tutumu, Mısır’ın Müslüman Kardeşleri seçimlerde yasaklı tutması, Ürdün’ün politik kurumlarını baskı altına alması ılımlılığı sorgulatmıştır. Arap İsrail çatışmasına takılı kalırken -ister barışçıl yollarla ister aşırıcılıkla- gerekli reformlar göz ardı edilmiştir. Bunun sonucu olarak artık Arap-İsrail çatışmasını her şeyin üzerinde öncelikli konu olarak vurgulamak, bugün artık yönetimde ilerleme görmek isteyen halk için yeterli olmamaya başlamıştır. Neticede ılımlılar hem amaçlarında hem inanılırlıklarında başarısız olmuştur.

Aşırılıkçılar ise alternatif önerememiş; katı, derinliği olmayan, geçici politikalar, silahlı çözümler ve ihtiyaçlarına uygun seçilmiş reformlara destek vermişler ve ılımlıların yanında aşırılıkçılar da başarısız olmuştur.

Arap dünyasının reformu içerden gelmeli düşüncesi ise kimi zaman reform için büyük adımlar atmamanın bahanesi olarak kullanılmıştır. Ayrıca reform süreçlerinin karşısında Arap dünyasının politik elitleri de durmuştur. Hukuk ve parlamento sistemi de elitleri korumaya yönelik düzenlenmiştir.

Elitlerin ayrıcalıkları genişledikçe onların çıkarlarını koruyan mekanizmalar da artmış; dini partiler kamusal alanı ve yaratılan boşlukları doldurmuştur. Dahası dini partilerin geniş destek almasından sonra dini gruplar sivil toplumda da daha fazla önem kazanmaya başlamıştır. Statükonun devam etmesi ve radikal ideolojilere kalkan olunması ile süren durgunluk artık ılımlılık olarak görülmemektedir. Bölgedeki yetersiz politik sistemler nedeniyle bölge ekonomisi ve toplumundaki hızlı değişimler hükümet sistemlerine ve siyasal yapıya  aynı hız ve oranda yansıyamamıştır.

Güçlü otoriter rejimler; ama yetersiz hükümetler oluşmuştur. Daha önce Libya, Mısır, Cezayir ve Suriye’de yapılan demokratik açılımlar daha iyi yönetimleri beraberinde getirmemiştir. Popülizm ve patronaj siyaseti, başta yüksek oy ve onay görse de daha sonra ülkelerin çöküşüne neden olmuştur.

Bütün bunların sonucunda Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da krizler patlak vermiştir. Ekonominin tetiklediği krizler, milyonların sokaklara döküldüğü hükümet krizlerine dönüşmüştür. Çünkü devrimlerin ya da değişimlerin nedeni sadece yoksulluk olsaydı dünyada sürekli ayaklanma kaçınılmaz olurdu. Ama sokaklara milyonların dökülmesi başka bir şeydir. Raj M. Desai’nin açıkladığı gibi, diktatörler ve vatandaşlar arasındaki toplum sözleşmesine işaret eden; sömürgecilik dönemi sonrası oluşmuş “Otoriter Pazarlık” süreci ekonomik güvenlik karşılığı kimi politik haklardan vazgeçilmesi anlamına gelir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da bu sürecin çökmeye başlaması yönetimdekilerin pazarlığın ekonomik kısmını gerçekleştirmede başarısız olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle bölgedeki isyanlar politik ve ekonominin iç içe geçişini göstermektedir. Yani bölgedeki sorun yoksulluk, demokrasi, insan hakları ve ekonomi-politik ile ilişkilendirilebileceği gibi aynı zamanda, hükümetlerin isyanları; krizleri yönetememesi ve/veya yetersiz bir kapasite ve kadro ile yönetim çabası ile de ilişkilendirilebilir.

Özellikle ekonomik krizlerden sonra yolsuzluğu artık görmezden gelmeyen halk, isteklerini ve taleplerini anlatmak için alternatif yollar aramaya başlamıştır. Sivil toplum örgütleri, bloglar, sosyal ağlar, sosyal medya yeni aktivist hareketler yaratmış; halk apolitize olmaktan çıkmıştır.

Fakat bir diktatörün devrilmesi o rejimin devrildiği anlamına gelmez. Çünkü devrik liderler genellikle arkalarında sağlam politik ve güvenlik mekanizmaları bırakırlar. Arap dünyasında devlete sadakatin partiye, lidere veya sisteme sadakatle bir tutulduğu yaygın anlayış, hükümet ve dini muhalefet arasındaki yazılmayan bir sadakatin varlığı ile birlikte eğitim sistemindeki reformun da önü tıkanmaktadır. Seküler muhalefetin az ya da hiç olmaması nedeniyle de, bölgede dini muhalefet olan İslami politik hareketler, çoğulculuğun da kaçınılmaz olduğunu görerek politik alana daha güçlü girmeye başlamıştır.

Son dönem ABD dış politikasına baktığımızda ise Obama yönetiminin İran, Afganistan ve Arap-İsrail çatışması üzerinde daha fazla vakit harcadığı görülüyordu. Fakat Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki isyanlar sonucunda, sivil toplum ve düşünce kuruluşlarının baskısıyla demokrasiyi tekrar “teşvik” etmeye hazırlandığı anlaşılıyor. ABD kendi güvenliğini, güvenilirliğini ve inanılırlığını düşünüyorsa müzakereci, açık ve kayda değer vaatler üzerinden siyaset yürütmelidir.

Sonuç olarak, ılımlılığın tanımının tekrar yapılacağı ya da genişletileceği, yeni aktivist hareketlerin siyasal ve ekonomik taleplerde etkin olacağı, uluslararası alandaki her bir aktör için müzakerenin önem kazanacağı, bölgenin “yerinden” üreteceği değerlerle, evrensel değerlerinin uzlaşısının aranacağı; bunların yanında ABD’nin bölgeye yönelik dış politikasında yeni ve daha geniş ajanda oluşturacağı süreçte koşullara uygun üçüncü yollar aranacaktır. Üçüncü yol;  yönetim açısından, çoğulculuğa; barışçıl araçlara ve karar alma süreçlerine katılımına dayanırken; maddi kaynaklar açısından bu süreçte, devlet şirketlerinin elinde olan enerji kaynakları küreselleşecek; global şirketlerin eline geçecektir. Radikal ve ılımlı İslam’dan sonra, diplomatik yolları seçmiş “Uyumlu İslam”  da siyasal alanda konuşulan yeni bir üçüncü yol olarak ortaya çıkacaktır.

 

Alternatif Politikalar Merkezi

*Bu yazıda çok sayıda global düşünce kuruluşlarının araştırmalarından da yararlanılmıştır.

 

 
David Cameron; "State multiculturalism has failed" PDF Print E-mail
Opinion Pool
Wednesday, 16 February 2011 18:12

cameron

PM David Cameron’s speech at Munich Security Conference

Prime Minister David Cameron has delivered a speech setting out his view on radicalisation and Islamic extremism.

Today I want to focus my remarks on terrorism, but first let me address one point.  Some have suggested that by holding a strategic defence and security review, Britain is somehow retreating from an activist role in the world.  That is the opposite of the truth.  Yes, we are dealing with our budget deficit, but we are also making sure our defences are strong.  Britain will continue to meet the NATO 2% target for defence spending.  We will still have the fourth largest military defence budget in the world.  At the same time, we are putting that money to better use, focusing on conflict prevention and building a much more flexible army.  That is not retreat; it is hard headed.

Every decision we take has three aims in mind.  First, to continue to support the NATO mission in Afghanistan .  Second, to reinforce our actual military capability.  As Chancellor Merkel’s government is showing right here in Germany, what matters is not bureaucracy, which frankly Europe needs a lot less of, but the political will to build military capability that we need as nations and allies, that we can deliver in the field.  Third, we want to make sure that Britain is protected from the new and various threats that we face.  That is why we are investing in a national cyber security programme that I know William Hague talked about yesterday, and we are sharpening our readiness to act on counter-proliferation.

But the biggest threat that we face comes from terrorist attacks, some of which are, sadly, carried out by our own citizens.  It is important to stress that terrorism is not linked exclusively to any one religion or ethnic group.  My country, the United Kingdom , still faces threats from dissident republicans in Northern Ireland .  Anarchist attacks have occurred recently in Greece and in Italy , and of course, yourselves in Germany were long scarred by terrorism from the Red Army Faction.  Nevertheless, we should acknowledge that this threat comes in Europe overwhelmingly from young men who follow a completely perverse, warped interpretation of Islam, and who are prepared to blow themselves up and kill their fellow citizens.  Last week at Davos I rang the alarm bell for the urgent need for Europe to recover its economic dynamism, and today, though the subject is complex, my message on security is equally stark.  We will not defeat terrorism simply by the action we take outside our borders.  Europe needs to wake up to what is happening in our own countries.  Of course, that means strengthening, as Angela has said, the security aspects of our response, on tracing plots, on stopping them, on counter-surveillance and intelligence gathering.

But this is just part of the answer.  We have got to get to the root of the problem, and we need to be absolutely clear on where the origins of where these terrorist attacks lie.  That is the existence of an ideology, Islamist extremism.  We should be equally clear what we mean by this term, and we must distinguish it from Islam.  Islam is a religion observed peacefully and devoutly by over a billion people.  Islamist extremism is a political ideology supported by a minority.  At the furthest end are those who back terrorism to promote their ultimate goal: an entire Islamist realm, governed by an interpretation of Sharia.  Move along the spectrum, and you find people who may reject violence, but who accept various parts of the extremist worldview, including real hostility towards Western democracy and liberal values.  It is vital that we make this distinction between religion on the one hand, and political ideology on the other.  Time and again, people equate the two.  They think whether someone is an extremist is dependent on how much they observe their religion.  So, they talk about moderate Muslims as if all devout Muslims must be extremist.  This is profoundly wrong.  Someone can be a devout Muslim and not be an extremist.  We need to be clear: Islamist extremism and Islam are not the same thing.

This highlights, I think, a significant problem when discussing the terrorist threat that we face.  There is so much muddled thinking about this whole issue.  On the one hand, those on the hard right ignore this distinction between Islam and Islamist extremism, and just say that Islam and the West are irreconcilable – that there is a clash of civilizations.  So, it follows: we should cut ourselves off from this religion, whether that is through forced repatriation, favoured by some fascists, or the banning of new mosques, as is suggested in some parts of Europe .  These people fuel Islamophobia, and I completely reject their argument.  If they want an example of how Western values and Islam can be entirely compatible, they should look at what’s happened in the past few weeks on the streets of Tunis and Cairo : hundreds of thousands of people demanding the universal right to free elections and democracy.

The point is this: the ideology of extremism is the problem; Islam emphatically is not.  Picking a fight with the latter will do nothing to help us to confront the former.  On the other hand, there are those on the soft left who also ignore this distinction.  They lump all Muslims together, compiling a list of grievances, and argue that if only governments addressed these grievances, the terrorism would stop.  So, they point to the poverty that so many Muslims live in and say, ‘Get rid of this injustice and the terrorism will end.’ But this ignores the fact that many of those found guilty of terrorist offences in the UK and elsewhere have been graduates and often middle class.  They point to grievances about Western foreign policy and say, ‘Stop riding roughshod over Muslim countries and the terrorism will end.’ But there are many people, Muslim and non-Muslim alike, who are angry about Western foreign policy, but who don’t resort to acts of terrorism.  They also point to the profusion of unelected leaders across the Middle East and say, ‘Stop propping these people up and you will stop creating the conditions for extremism to flourish.’ But this raises the question: if it’s the lack of democracy that is the problem, why are there so many extremists in free and open societies?

Now, I’m not saying that these issues of poverty and grievance about foreign policy are not important.  Yes, of course we must tackle them.  Of course we must tackle poverty.  Yes, we must resolve the sources of tension, not least in Palestine , and yes, we should be on the side of openness and political reform in the Middle East .  On Egypt , our position should be clear.  We want to see the transition to a more broadly-based government, with the proper building blocks of a free and democratic society.  I simply don’t accept that there is somehow a dead end choice between a security state on the one hand, and an Islamist one on the other.  But let us not fool ourselves.  These are just contributory factors.  Even if we sorted out all of the problems that I have mentioned, there would still be this terrorism.  I believe the root lies in the existence of this extremist ideology.  I would argue an important reason so many young Muslims are drawn to it comes down to a question of identity.

What I am about to say is drawn from the British experience, but I believe there are general lessons for us all.  In the UK , some young men find it hard to identify with the traditional Islam practiced at home by their parents, whose customs can seem staid when transplanted to modern Western countries.  But these young men also find it hard to identify with Britain too, because we have allowed the weakening of our collective identity.  Under the doctrine of state multiculturalism, we have encouraged different cultures to live separate lives, apart from each other and apart from the mainstream.  We’ve failed to provide a vision of society to which they feel they want to belong.  We’ve even tolerated these segregated communities behaving in ways that run completely counter to our values.

So, when a white person holds objectionable views, racist views for instance, we rightly condemn them.  But when equally unacceptable views or practices come from someone who isn’t white, we’ve been too cautious frankly – frankly, even fearful – to stand up to them.  The failure, for instance, of some to confront the horrors of forced marriage, the practice where some young girls are bullied and sometimes taken abroad to marry someone when they don’t want to, is a case in point.  This hands-off tolerance has only served to reinforce the sense that not enough is shared.  And this all leaves some young Muslims feeling rootless.  And the search for something to belong to and something to believe in can lead them to this extremist ideology.  Now for sure, they don’t turn into terrorists overnight, but what we see – and what we see in so many European countries – is a process of radicalisation.

Internet chatrooms are virtual meeting places where attitudes are shared, strengthened and validated.  In some mosques, preachers of hate can sow misinformation about the plight of Muslims elsewhere.  In our communities, groups and organisations led by young, dynamic leaders promote separatism by encouraging Muslims to define themselves solely in terms of their religion.  All these interactions can engender a sense of community, a substitute for what the wider society has failed to supply.  Now, you might say, as long as they’re not hurting anyone, what is the problem with all this?

Well, I’ll tell you why.  As evidence emerges about the backgrounds of those convicted of terrorist offences, it is clear that many of them were initially influenced by what some have called ‘non-violent extremists’, and they then took those radical beliefs to the next level by embracing violence.  And I say this is an indictment of our approach to these issues in the past.  And if we are to defeat this threat, I believe it is time to turn the page on the failed policies of the past.  So first, instead of ignoring this extremist ideology, we – as governments and as societies – have got to confront it, in all its forms.  And second, instead of encouraging people to live apart, we need a clear sense of shared national identity that is open to everyone.

Let me briefly take each in turn.  First, confronting and undermining this ideology.  Whether they are violent in their means or not, we must make it impossible for the extremists to succeed.  Now, for governments, there are some obvious ways we can do this.  We must ban preachers of hate from coming to our countries.  We must also proscribe organisations that incite terrorism against people at home and abroad.  Governments must also be shrewder in dealing with those that, while not violent, are in some cases part of the problem.  We need to think much harder about who it’s in the public interest to work with.  Some organisations that seek to present themselves as a gateway to the Muslim community are showered with public money despite doing little to combat extremism.  As others have observed, this is like turning to a right-wing fascist party to fight a violent white supremacist movement.  So we should properly judge these organisations: do they believe in universal human rights – including for women and people of other faiths?  Do they believe in equality of all before the law?  Do they believe in democracy and the right of people to elect their own government?  Do they encourage integration or separation?  These are the sorts of questions we need to ask.  Fail these tests and the presumption should be not to engage with organisations – so, no public money, no sharing of platforms with ministers at home.

At the same time, we must stop these groups from reaching people in publicly-funded institutions like universities or even, in the British case, prisons.  Now, some say, this is not compatible with free speech and intellectual inquiry.  Well, I say, would you take the same view if these were right-wing extremists recruiting on our campuses?  Would you advocate inaction if Christian fundamentalists who believed that Muslims are the enemy were leading prayer groups in our prisons?  And to those who say these non-violent extremists are actually helping to keep young, vulnerable men away from violence, I say nonsense.

Would you allow the far right groups a share of public funds if they promise to help you lure young white men away from fascist terrorism?  Of course not.  But, at root, challenging this ideology means exposing its ideas for what they are, and that is completely unjustifiable.  We need to argue that terrorism is wrong in all circumstances.  We need to argue that prophecies of a global war of religion pitting Muslims against the rest of the world are nonsense.

Now, governments cannot do this alone.  The extremism we face is a distortion of Islam, so these arguments, in part, must be made by those within Islam.  So let us give voice to those followers of Islam in our own countries – the vast, often unheard majority – who despise the extremists and their worldview.  Let us engage groups that share our aspirations.

Now, second, we must build stronger societies and stronger identities at home.  Frankly, we need a lot less of the passive tolerance of recent years and a much more active, muscular liberalism.  A passively tolerant society says to its citizens, as long as you obey the law we will just leave you alone.  It stands neutral between different values. But I believe a genuinely liberal country does much more; it believes in certain values and actively promotes them.  Freedom of speech, freedom of worship, democracy, the rule of law, equal rights regardless of race, sex or sexuality.  It says to its citizens, this is what defines us as a society: to belong here is to believe in these things.  Now, each of us in our own countries, I believe, must be unambiguous and hard-nosed about this defence of our liberty.

There are practical things that we can do as well.  That includes making sure that immigrants speak the language of their new home and ensuring that people are educated in the elements of a common culture and curriculum.  Back home, we’re introducing National Citizen Service: a two-month programme for sixteen-year-olds from different backgrounds to live and work together.  I also believe we should encourage meaningful and active participation in society, by shifting the balance of power away from the state and towards the people.  That way, common purpose can be formed as people come together and work together in their neighbourhoods.  It will also help build stronger pride in local identity, so people feel free to say, ‘Yes, I am a Muslim, I am a Hindu, I am Christian, but I am also a Londonder or a Berliner too’. It’s that identity, that feeling of belonging in our countries, that I believe is the key to achieving true cohesion.

So, let me end with this. This terrorism is completely indiscriminate and has been thrust upon us.  It cannot be ignored or contained; we have to confront it with confidence – confront the ideology that drives it by defeating the ideas that warp so many young minds at their root, and confront the issues of identity that sustain it by standing for a much broader and generous vision of citizenship in our countries.  Now, none of this will be easy.  We will need stamina, patience and endurance, and it won’t happen at all if we act alone.  This ideology crosses not just our continent but all continents, and we are all in this together.  At stake are not just lives, it is our way of life.  That is why this is a challenge we cannot avoid; it is one we must rise to and overcome.  Thank you.

Kaynak: www.number10.gov.uk

 

 

 

 
<< Start < Prev 1 2 3 4 Next > End >>

Page 1 of 4

Beğendiniz mi ?

Facebook da Paylaş

Bu içeriği beğenenler

CAP's Newsletter

For the latest news about CAP and up-to-date policy analysis; please subscribe to our newsletter

Name:

E-mail:

Follow Us

facebook twitter


© Alternatif Politikalar Merkezi. Tüm Hakları Saklıdır.