APM ?

APM'den Haberler

article thumbnailYUİK Apm'yi Ziyaret Etti
18/01/2012

  Alternatif Politikalar Merkezi, sadece geleceğin sahipleri olarak değil bugünün paydaşları olarak gördüğümüz gençlere, kendilerini  geliştirebilecek ve ifade edebilecek platformlar s [ ... ]


article thumbnailABD'li Heyetin Türkiye Ziyareti
29/11/2011

02 Nisan - 07 Mayıs 2010 tarihleri arasında, ABD Büyükelçiliğinin vermiş olduğu destek ile , Freedom House ve NDI tarafından gerçekleştirilen , kurum uzmanlarımızdan Sn. Salim EZER'in kat [ ... ]


article thumbnailAPM İrlanda'da.
10/10/2011

2011 yılında Avrupa Gönüllü Hizmeti programı dahilinde gönderen ve ev sahibi kuruluş olarak akredite olan Alternatif Politikalar Merkezi, 2012 yılında gönüllülük çalışmalarına hız v [ ... ]


Diger Haberler

APM video

Ortadoğuda'ki Gelişmeler Işığında Kürt Sorunu PDF Yazdır e-Posta
Konferanslar
Pazar, 05 Temmuz 2009 17:05

Konu: Ortadoğu’daki gelişmeler ışığında Kürt sorunu

Cüneyt Ülsever

Benim için konu 21. Yüzyılda dünyada ne oluyor, Türkiye bundan nasıl etkileniyor ve buna nasıl tepki veriyor olmasıdır. Cevabını bulamadığım için habire bunun  üstüne kafa yoruyorum.

Bu akşam da bu bakış açısından kendi gözlemlerimi sizinle paylaşmak istiyorum.  Başta şunu söylemek istiyorum, ben bir Ortadoğu uzmanı değilim, katiyen bir Kürt uzmanı değilim. Ama bu konularda son yıllarda aklımı çalıştırmaya, okumaya ve araştırmaya çalışan bir insanım ve bütün meseleyi de yani Türkiye, Irak ve Kürt meselesi, yan yana komşu diye bakarken hep dünyadan bakmaya çalışan bir insanım. Çünkü çok samimi olarak inanıyorum ki, Türkiye’nin şu andaki en büyük meselesi AB değildir. Bu benim şahsi görüşüm. AB’ ye giriş zaten 10-15 yıllık bir perspektiftir, AB iradi bir konudur, yani biz istersek gireriz onlar bizi alırlar veya almazlar ama Ortadoğu meselesi dendiğinde iradi olmayan bir mesele ile karşı karşıya geliyoruz. Benim görüşüm şu ki, bu mesele Türkiye’yi önümüzdeki 5 yıl içinde çok değiştirecek, çok anormal üzerimizde etkileri olacak.


  Meselenin başına dönersek, bence dünya 21. Yüzyıla 1 Ocak 2000 de girmedi, 11 Eylülde girdi. 11 Eylülde dünyanın 20. Yüzyılda algıladığı bütün  değerler yeniden sorgulandı. 11 Eylülde ben Bodrumdaydım ve TV’yi açtığımda naklen bir savaş gördüm, bütün dünyanın gözünde yepyenim bir kavram ortaya çıktı. Neydi bu kavram: daha önce devletler devletlerle savaşırken ilk defa 11 Eylül günü devletlerin hasmının devletler olmayabileceğini kavramaya çalıştık. ABD’nin kendi içinde vurulabileceğini, ABD’ yi daha evvel kim vurabilirdi vursa vursa Almanya vurabilirdi, Japonya vurabilirdi, güç olarak İngiltere vurabilirdi derken bir çetenin vurabileceğini ilk defa o gün hayatımızda gördük. 11 Eylül günü dünyaya bakışımız ister istemez değişmiş oldu. 11 Eylülü yapanlar kimdi; teröristler, teröristler derken 14 yaşında güneydoğudaki baldırı çıplak çocuklardır. Halbuki yeni teröristler Almanya’da, ABD’de yetişmiş insanlardır. Yeni bir terör kavramı ortaya çıktı bugün ve dünya yepyeni bir şeyle karşılaştı. Kendi yarattığı teknoloji ile vurulmak. 21. YY.’ın özelliği neydi, koskoca fabrikalar kurulurdu, fabrikalarda tanklar, tüfekler üretilirdi, başka bir ülkede bunu üretemeyeceğine göre birden bire bir çip kadar küçüldü. Pentagon’a düşürülen uçak nasıl yönlendirildi, o uçağa nasıl bindiler, Pentagon’daki uçağın neden çok az resmi var, pentagon nasıl temizlendi? Ben kafamda hayal kuruyorum:  bir adam doktora yapan bir gence yaklaşıp ve hayatında hiç 50.000 dolar gördün mü dedi, adam bırak 5.000 dolar görmedim der, acaba yerden kumanda edilebilecek uçak programlama yazabilir misin diye sorar, çocuk uğraşırım der ve yazar. Bu mümkün. Buna karşı topun tüfeğin hiç bir değeri kalmadı. Aynen İstanbul’da yaşadık, Londra’ da yaşandı, değişik yerlerde yaşanıyor, aramızda burada oturan beyefendilerden hanımefendilerden biri de belki bir terörist olabilir. Bunları neden anlatıyorum çünkü bunlar dünyada çok yeni kavramlar. En büyüğün kendisini mutlak hakim görmediği, en büyüğünün rakibinin ikinci veya üçüncü olmadığı ve böyle görülmeyen, baş edilmeyen bir rakiple karşılaşıldığı bir dünya. Dünya bunu 21. YY.’a kadar hiç yaşamadı. Daha önce işte I. Dünya savaşında bilmem kim çıkmış da bir prensi vurmuş, bizim bildiğimiz buydu. İşte Güneydoğu Anadolu’da mayına basmış da ölmüş, kör kurşunla öldürülmüş, bizim terör anlayışımız buydu. Bu çapta bir terör anlayışı ilk defa dünyanın kafasına kakıldı. İlk defa birileri ben Dr. Frankeştayn mıyım diye hissetti. Teknolojiyi yaratanlar o teknolojinin kendi aleyhlerine bu kadar sıkı bir şekilde kullanılabileceğini 11 Eylülde gördüler. Benim kafamda 11 Eylül bir tarihin başlangıç noktası, 21. YY.’ın başlangıcıdır.

 Bunu bir kenara koyduktan sonra Türkiye’deki Kürt meselesine gelebilmek için bence ABD, Irak’a neden girdi diye başlamak lazım, yani sorunun doğru tarafı bu. Ben ABD’nin Irak’a girmesinin yanında tavır almış, Türkiye’nin bu savaşa muhakkak dahil olması gerektiğini savunmuş ve halen savunmakta olan, bunun için CIA ajanı, vatan haini gibi kelimelerle tarif edilmiş ama taşıdığı görüşler açısından mutlak azınlıkta bir insanım. Ama bu akşam hala diyorum ki, Türkiye bu işe müdahil olmak zorundadır. Ben bu kadar dışlanmama rağmen neden hala bu görüşteyim bunu anlatmaya çalışacağım. Şimdi ABD Irak’a neden girdi sorusu sorulduğunda ilk günden itibaren yazdığım üzere ABD Irak’a demokrasi filan getirmek için girmedi. Benim gözümde ABD’nin Irak’a giriş nedeni, tamamlanmayan II. Dünya savaşının III. Dünya savaşı haline gelişidir. III. Dünya savaşının ortak faydası, hepsinin yeniden paylaşım savaşı olmalarıdır. Yeniden paylaşım sonuçlanmadığı sürece 4’ü, 5’i, 6’sı devam edecektir. ABD Irak’a III. Dünya savaşını başlatmak üzere girdi. Neden böyle hareket etmek zorundaydı, çünkü oturdu ve baktı ki ABD şuanda dünya ekonomisinin %26’sına hükmediyor, Japonya %16, Almanya %8, Fransa %5. En fazla ABD kendi topraklarında üretim yapıyor. Buna IBM Türkiye dahil değil, buna IBM Fransa dahil değil. Bütün gelişmiş ülkeler dünya ekonomisinin %77’sine hükmediyor. Dünya tüketiminin %28’ini ABD yapıyor. Yani ABD dünya ekonomisinin en büyük üreticisi ve tüketicisi. 2000 yılına gelindiğinde ABD’nin enerji tüketimi içinde ithalatının payı %55. Şimdi burada duruyoruz. 91 yılında hazırlanmış bir rapora göre ABD diyor ki, ben dünya ithalatında, dünya petrolündeki kendi payım %55 ama ben eğer 21. YY. da birinci olarak kalmak istiyorsam benim enerji tüketimimdeki ithalatın payının %70’e çıkması lazım. Benim petrolüm bu oyunu karşılayamıyor. Buna mukabil doğrudan doğruya Amerikan kaynaklarında yapılan similasyonlarla 2020-2025 yılından itibaren Çin ABD’ yi ekonomide yakalıyor ve 2025-2030 dan itibaren Hindistan dahi ABD’yi geçebiliyor. Bu böyle olacak diye kimse bilmiyor sadece similasyonlara baktığımızda böyle. Ama asıl olan ne? 21. YY.’ a bakıldığında ithalatının payının %55’den %75’e çıkması gerektiğini düşünüyor. Böyle bir şey gerçekleşirse bu Türkiye’nin payını katiyen etkilemez. Bizim dünyadaki enerji payımız %0,05.  Tek etkilenecek yer var, o da Avrupa. Bu savaş adeta tarafsız sahada oynanan bir maç gibi. Savaşın sahasında ABD  ve  kıta Avrupa var, ama savaş alanı Irak’ın. Esas kavga edenler bunlar. Çünkü biri farkındaki öbürünün başarısı için onun ithalat payının artması lazım ve Avrupa’nın bu oranda petrol kullanımından vazgeçmesi lazım. Bunu yanlış anlamayın yani Irak’a girip de Irak’ın petrolüne doğrudan el koymak değildir. Bunun kimin tarafından üretileceğini ve kimin tarafından dünyaya dağıtılacağını kontrol etmektir. ABD’nin buraya gelmesinin en önemli nedeni, petrol üretiminin %10’una sahip olan Irak’da var olmasının gerekliliğidir. Yani burada aykırı unsurların olmaması lazım. Örneğin Suudi Arabistan’a demokrasi getirilebilir ama oradaki anti demokratik unsurlar şuan bana aykırı olmadığı için onların sırası ertelenebilir. Ama Irak bana aykırı, Suriye bana aykırı, İran bana aykırı. Buralara bir bedellikle benimle iyi ilişkiler kuracak yönetimler kurmak lazım.

 ABD’ nin Irak’a girmesinin diğer nedeni, ilk defa dünyada dolar dışında başka bir para birimi de kabul görmeye başlamasıdır: Euro. Bu şu demek; düşünebiliyor musunuz dünyada nasıl alışveriş yapılacaksa yapılsın, Washington’da senin darphanene bağlıyken, birden bire başka bir para biriminin ortaya çıkması. Şöyle düşünün sadece abartarak söylüyorum ama Euro ile ABD’nin borçlanması ile Türkiye’nin dolar üzerinden borçlanması aynı şey. Yavaş yavaş da petrol üreten ülkeler Euro üzerinden para talebine başlıyorlar. Bütün bunlar bir araya geldiğinde ABD diyor ki, benim Irak’a girmem lazım. 1991 yılında rahmetli Turgut Özal illaki buraya girecekler diyordu. En geç 10 yıl içinde gelmek zorundalar, dünyanın dengeleri bunun üzerine kurulu. İsim de vereyim Vehbi Dinçer, Engin Güner bizzat bu beyana şahitler. Bush’un Irak’a girmesi ile ABD’de mutfak değişmedi, bence akça aynı akça. Sadece tartışılması gereken Bush mu iyi garson, yoksa Clinton mı sorusu. Bush biraz kaba bir garson. O servis yapıyor. Türkiye’nin ABD’ye bu gözlükle bakması bence çok önemli. Yani yarın öbür gün Bush gider de bir başkası gelirse ABD buradan çekilir gibi falan düşüncelere kapılmamak gerekir.

 Ondan sonra bence tarihi bir nokta olan 1 Mart’a dönelim. Şimdi bu teskere neden çok önemli. Hayır dendiği için hiç önemi yok. Evet denilecek gibi davranıldığı için önemli. Bu teskere öncesi ABD müttefikliği Türkiye’ye, ben bu gerekçelerle buraya gireceğim dedi. Yani ABD’nin Irak’a girmesi Türkiye’nin etkileyeceği bir süreç değil. ABD ile beraber oturuluyor, bir anlaşma hazırlanıyor. O anlaşmayı Fikret Bila çok açık bir şekilde yazdı. Ben şahsen bu anlaşmayı ABD tarafına sorduğumda evet bu anlaşma bu maddelerle var diye cevap aldım. ABD ben buraya giriyorum, yanımda mısın yok musun diyor, yanımdayım cevabını alıyor. Bunun için güneydoğuda bir sürü arazi satın alınıyor, İskenderun limanı yeniden yapılanıyor, asker yığılıyor. Bu anlaşmayı götüren Türkiye adına Sayın Bölükbaşı ve anlaşma bir noktaya varılıyor. 26 Şubat günü bu teskere Meclis’de oylanacak. Birileri diyor ki, 28 Şubatta MGK var, arkasına atarsak bunu MGK da bu işin içine girmiş olur. Böylelikle, döner millete deriz ki, MGK da böyle istiyor. Bir yönü budur. Diğer yönü, o anlaşma süreci içinde, hükümetin Başbakanının, o günkü Başbakanın, iki üç sene daha başbakanlık yapacağı zannedilirken, birden bire, CHP’nin yardımıyla mecliste kurallar değişiyor ve Siirt’te seçim düşüyor. 10 Mart günü seçim var. Seçimi AK Parti genel başkanının kazanacağı bellidir. ABD ile Irak pazarlığı yapılırken başbakan değişiyor. 28 Şubat’ta ben çok net iddia ediyorum, açıkça da yazdım. MGK o gün hangi üyelerden oluşuyorsa, bir suç işliyor ve suçun nedeni ise gündemde Kuzey Irak’ın olmamasıdır. Bunun Türkiye’ye bedeli çoktur. Bir gün herhalde Türkiye’de birileri çıkıp bunun hesabını soracaktır. Ne  asker tarafı ne sivil tarafı. 1 Mart teskeresi Meclise geliyor.

 Benim elde edebildiğim bilgiler diyor ki, Kuzey Irak’a Türkiye Cumhuriyeti ve ABD bir arada gidecek, 62 bin askerle girilecek, iki tarafta ABD aşağıda olacak, Türk askeri arkada olacak, Türk askeri hiçbir şekilde çatışmaya girmeyecek, Türk askerinin bir tek görevi var; orda Türkiye Cumhuriyetinin birlik ve beraberliğini ve ordaki Türkmenlerin menfaatlerini, çıkarlarını korumak. İsterse  sekiz buçuk, dokuz milyar dolar nakit para alacak, isterse bunu kredili olarak yani garanti olarak kullanıp yirmi beş, yirmi altı milyar dolara çıkacak, Musul ve Kerkük denetimi Türk askerinin denetimine bırakılacak. Yani Türkiye Cumhuriyeti oradaki özellikleri koruması konusunda herhangi bir rahatsızlık duyarsa müdahil olma hakkına sahip ve PKK bölgesi tamamen Türk askerinin kendi yaptırımlarına bırakılacak. Bu maddeler üzerine hayır bunlar yoktur diye kimse çıkmadı. Bunu ilk defa Türkiye’de ben yazdım. Kimse buna hayır demedi arkadan. Yüce Meclisimiz o gün takdir etti, yeterli çoğunluğu vermedi. Bu  teskereyi Meclise getiren hükümetin o gün istifa etmesi gerekirdi, demokratik tahammül budur. Hükümet istifa etmedi. Bu Türkiye Cumhuriyetinin demokrat bir ülke olduğuna dair bir inançla bu güne kadar hala savunuldu. Ben de hala ısrarla bu ne lahana turşusu diye bu konun takipçisi oldum. Ak Parti hükümeti o gün itibariyle bu teskereyi hiç gündeme almıyorum, ben bu işte hiç yokum diyebilirdi, bu oturulur başka bir ortamda tartışılırdı. Doğru mu, yanlış mı yapıldı diye CHP bu açıdan  tutarlıdır bence. Ak Parti hükümeti kendi geçiş döneminde böyle bir süreci yaşadı, sanki kendi de bu sonucun çıkacağından pek emin değildi ama Türkiye böyle bir şeyin içine itildi. Bunun arkasından ne geldi, Türkiye’ de bazı yazarlar, bazı bakanlar, bazı milletvekilleri dediler ki, işte biz yokuz, ABD Irak’a giremez. Kuzeyden girilmezse girilmez. Hemen hemen 48 saat içinde Irak tarumar edildi ve oradan yeni bir konuma gelinildi. Bu konumun altını çizmem lazım, kendi öz eleştirimi yaptım. ABD teknolojik olarak çok hakim duruma geçti ama insan sermayesi olarak bir yüz karası yarattı. ABD’nin Irak’ı bu kadar tetikleyeceğini, Irak’ta bu kadar çapsız kalacağını, bu kadar zavallı kalacağını hiçbirimiz bence tahmin edemedik. Şimdi bunları neden anlatıyorum? Bugünkü tahakkuk meselesine gelmek için. Şimdi nasıl bir resim var Irak’ta? ABD için en güvenilir bölge Kuzey Irak. Kuzey Irak içinde Barzani ve Talabani ekiplerinin ne zaman birbirileriyle kapışacakları belli değil, PKK orada bir unsur olarak duruyor, ABD PKK’nın üzerine giderse oradaki Kürtler ABD bizim üzerimize geliyor, oyunu yeniden oynuyor diye algılamamaları için girilmiyor, görüş bu. Bu resmi değil gayri resmi görüş, yani resmi görüşte PKK teröristtir. Fırsat geldiğinde üzerine gidilecektir ama daha deştiğimiz zaman aynen kendi ifadeleri gayri resmi ortamlarda diyorlar ki,  biz orada PKK’nın üzerine gidersek elimizdeki tek unsur olan Kürtleri çok rahatsız edip tedirgin edebiliriz. Böyle bir resim var.
 
 Hakikatten Barzani ve Talabani PKK’dan nefret ediyor ama şuan için birbirimizin üzerine gitmememiz gerekir diye bir ittifak var. Şii kesime bakıyorsunuz, çok azınlık olarak laik Şiiler var, onlar genellikle İslamcı Şiiler ama kendi aralarında da ben çok kabaca ifade ediyorum, İran taraftarları var, bir de gerçekten samimi olarak Sistani, mesela bizim aramızdaki birlik ve beraberliğimizi korumamız lazım, nasılsa Irak’ta bizim çoğunluğumuz kabul edildi. Yani biz İran’ın politikalarını değil, biz kendi politikalarımızı izleyelim diyenler var. Esas saldırı da iki arada gidip geliyor.  Afganistan’da çıkarmak üzere başlatılan bir hareket, El Kaide’yi Irak’taki Sünni bölgeye kadar getirmiş vaziyette. 15 Ekimde de bir anayasa referandumu var, bu referandumdan evet çıkması için çok büyük gayret var ama anayasanın uygulanacağına dair hiç kimsede inanç yok. Sünnilerin bunu kabul etmesi mümkün değil, orada hani Sünniler tamamen enerji mertebesinden arındırıyorlar ve daha önce yıllardır büyüyüp yaşadıkları bir ülkede, hüküm ettikleri bir ülkede en az bölgeye geliyorlar. 15 Ekimden sonra çıkacak olan resmin nasıl bir resim olacağına dair yani iki hafta evvel Washington’da toplantıdaydım. Hiç kimsenin bir yorumu yok şöyle olacak böyle olacak diye. Güneydoğu meselesine geldiğimiz zaman 1999 yılında Apo’yu bize teslim edenin ABD olduğunu artık hepimiz biliyoruz ama 2005 Mayısına geldiğimizde resim çok farklı bir vaziyette. Demin dediğim gerçeklerle daha ötesini siz de düşünebilirsiniz, benim aklıma geliyor. Görünüm, en basit gerekçe, oradaki Kürtleri rahatsız etmemektir.

Türkiye Cumhuriyetinde yarın, öbür gün İran ve Suriye’de kullanmak üzere spekülasyonlar yapılabilir. Orada bir PKK unsuru varken benim hiç anlayamadığım bir şekilde AK Partilerinden çok özür diliyorum, Sayın Başbakan bir gün birden bire demokratik cumhuriyetten bahsediyor. Entelleri toparladı ve onlarla beraber demokratik cumhuriyetten bahsetti. Aranızda PKK’nın web sayfalarını takip eden varsa çok net bilirler ki, rakamlarla da ben yazdım 100 küsür 101, 102 tane Apo’nun mahpushaneden yolladığı bildirgeler var ve bildirgeler tiyatro oyunu gibi yaygın. Orada Apo diyor ki, ben Türkiye’nin bütün hakları için bir çare buldum, bu çare iki ayrı milli unsurun kurduğu tek cumhuriyette, iki ayrı unsurun birlikte kendi varlıklarının müdafaa ederek yaşamaları. Bunun adı demokratik cumhuriyettir. Buyurun açın, lütfen bakın defalarca söylüyor açıkça hatta biri söylüyor diyor ki, Türkler için de bu en iyisidir. Bir gün Türk dostları da anlayacak ve Türk liderler de bu kavramın etrafında birleşecekler. Bütün bunların hepsi orada belgelerde var. Şimdi birden bire bir sabah Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı iki, üç ay evvel Kürt sorunu yoktur derken Kürt sorunu var ve bunun da çaresi demokratik cumhuriyettir diyor. Tekrar bu web sayfalarını takip ettiğinizde çok net görüyorsunuz ki,  ilk defa tarihimizde Türkiye Cumhuriyetinin bir başbakanı bizim varlığımızı kabul etti, bizim liderimizi muhatap aldı diye yazıyor. Başbakanın katiyen böyle bir şey kast etmediğini biliyorum ama algılanması ve kullanılması sarf ettiği cümle itibariyle budur. İlk defa bu oyunun içinde, bu Ortadoğu üçgenin içinde PKK da diyor ki, ben de bir varlık olarak varım. Arkadan Başbakan Diyarbakır’a gidiyor, 600 kişi karşılıyor. Ben yazları Keşan’da, Sabonda geçiriyorum. Süleyman Demirel geldiğinde iki bin tane adam geliyor, en azından bu Süleyman Ağa kimdir diye görmek için geliyorlar. Sanırım o da ne yaptığının farkına vardı ki, söylemlerinde sonradan tekrar değişikler oldu. Dün de Siirt’te ne diyor, farklı hakların varlıkları çok entel bir cümle söylüyor, benim kafam yetmedi onu anlamaya. Ama ortada Kürt sorunu ile ilgili ne vardı? Televizyon kurmak için bir çalışma vardır, onun dışında hiçbir çalışma yok. Burada bunu söylemeye çalışıyorum, ben AB konusunda çok açık alkışladığım, takdir ettiğim, kutladığım, kutsadığım AK Partisinin Ortadoğu’da hiç bir şeyden haberdar olmadığını anladım. Bu demokratik cumhuriyet lafını da ben taktım. Şundan taktım: Nazlı Ilıcak hanımefendi diyor ki, demokratik cumhuriyet Türkiye’de kullanılan bir şey, doğrudur. Bir taraf laik cumhuriyet diye uydurduğu için öbür tarafta demokratik cumhuriyet diye bir şey uydurabilir. Siyaset biliminde yok bu terimler. Sayın Başbakanım bunu bir anlaşma olarak kullanıyor, niye kendisi uyarılmadı zamanında ben anlamış değilim. Şimdi bugüne döndüğümüz zaman ortada gördüğünüz resimler şunlar. Bir, Türkiye’nin o kırmızı çizgileri kalmamış. Kuzey Irak’ta bir federasyonun varlığı artık kendinden menkul hale gelmiş vaziyette. İddia ediyorum, bunu 2003’te söylemiştim, yarın öbür gün Kuzey Irak’ta kişi başına milli gelir 2000 dolara çıktığında, bizim Kürtlerimizin geliri kişi başına 400 dolar olarak kaldığında neler olur bunu oturup beraber düşünelim. Son çerçeve antlaşmasında da var. Baykal söylediği için belki çok doğru anlaşılmadı. Dicle, Fırat ilgili olarak da daha evvelki doktrin sular hangi ülkede orijine ederse onların hakkıdır denirken şimdi orada ABD’nin hiç bir girişimi yok. Bu çok net bir şekilde açık bence, Kuzey Irak için yazılmış bir paragraftır çünkü en büyük sıkıntı orada sudur. Bizim bu suyu tekrar ortak paylaşabilmemiz için Gap’da fiziki olarak neler yapmamız lazım mühendislik olarak. Oradaki suyun yüzde ne kadarını biz tutuyoruz. Aşağıda bizim kullandığımız su, alt tarafına ne şekilde gidiyor mesela bununla ilgili olarak da Bilkent Üniversitesinde Yüksel İnan hoca var. Sizden rica ediyorum Yüksel hocayla oturup bir sohbet edin. Ben burada size anlattıklarımı ondan öğrendim. Bu mesele var ve bizim tepemizde bir eylemsizlik kararı var, şimdi eylemsizlik kararından vazgeçen bir PKK var. 15 Ekimde bir anayasa var, Aralıktada seçim var. Irak Cumhurbaşkanı ve Başbakanı Caferileri istemediğini söylüyor ve Türkiye bunun ortasında, bunun hemen dibinde bekliyor. Son cümlem şu; inşallah yanılacağım ama sanırım Irak bölünecek, Irak bölündüğü andan itibaren Allah Türkiye’ye yardımcı olsun. Çok şeyler söylüyorum, yani inşallah ben yanılıyorum. Kürt halkı, devlet nedir, devlet nasıl yönetilir bilmeyen bir halk. Türkiye burada nasıl bir politika uyguluyor, nasıl bir politika sahibi. Geçenlerde yazdığım Sayın Osman Korutürk, Irak temsilcisi olarak çok doyurucu bize, dört, beş kişiye bir konuşma yaptı ama Korutürk’e mesela Irak bölünmez değil mi dendiğinde duruyor adamcağız. İnşallah bölünmez lafı şuanda Türkiye Cumhuriyetinin, bu konudan anlayanların ortak söylemi haline geldi. İyi ki savaşa girmedik diyen Türkiye Cumhuriyetinin ölen şoför sayısı, orada ölen İngiliz asker sayısından daha fazla. Türkiye’nin şuandaki gerçekleri bu. Bana  bazen diyorlar ki, ya sen çok mu fazla anlatıyorsun bunu. Evet her ortamda bu kaygıyı çok büyük güdülerle taşıdığım için bunu da fırsat bildim, sizle bu görüşü paylaşmak üzere buradayım ama bence şuandan itibaren esas yapmamız gereken beraber tartışmalım. Benim bazı yerlerde gözüm kör olabilir, ben göremeyebilirim, benim bilmediğim özellikler vardır ama bunu Ankara gündemi içinde yer alması gerektiğini yani 3 Ekime bakan Türkiye’nin 15 Ekime daha da büyük  bakması gerektiğini aklım bu kadarına erdiği için devamlı haykırmaya çalışıyorum ama gerek hükümetten, gerek muhalefetten çok duygusal tepkiler geliyor, mesela benim çok açık bir tavrım var, ben sözümü tutamayan bir adamım. Başbakanın danışmanları bu konuda hiçbir şeye yaramıyorlar. Başbakanı yanlış yönlendiriyorlar ve yanlış yönlendirildiğine dahi uluslararası genel kabul var. Buna rağmen Başbakan bu insanlarla beraber çalışıyor. Denilecek ki, Başbakanın kendi tercihi ama memleket bizim. Kendi çiftlikleri üzerine bir oyun oynuyorlarsa tabiî ki karışamayız ama oynan çiftlik bizim ortak çiftliğimiz hepimizin, 72 milyon insanın ortak sahip olduğu bir yer burası. 

 

Beğendiniz mi ?

Facebook da Paylaş

Bu içeriği beğenenler

APM E-Bülten

Dış politika analizleri, gündemdeki konular hakkında APM uzmanlarının hazırladığı çalışmalara ilk ulaşan siz olmak ister misiniz?

İsminiz:

E-Posta:

Bizi Takip Edin

facebook twitter


© Alternatif Politikalar Merkezi. Tüm Hakları Saklıdır.